Benimle İletişime Geçin

Aylık arşiv Mart 2018

omer ileomer

cesaret erdemi

 

İslam ahlak felsefesinde ele alınan temel erdemlerden biri olan cesaret insanda mutedil hareketlerin ortaya çıkmasına sebep olan kuvvet olarak tanımlanır. Kindi buna necdet der. Tûsî bunu yırtıcı nefsin hareketi dengede olduğu zaman ortaya çıkan hilm erdemi ve buna bağlı olarak yiğitlikle ifade eder. Kınalızade ise cesareti yiğitlik erdeminin bir alt erdemi olarak zikretmiştir.

 

Bu erdem ameli olarak hakkın ve iyinin savunulması anlamında eylemlerde olabileceği gibi hakikati kabul ve teslimde nazari olarak da bulunabilir. Zira hatayı kabul etmek çoğu zaman cesaret isteyen bir davranıştır. Carl Jung bunu şöyle ifade eder: “ Kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir.” Platon’un mağara benzetmesinden hareketle bunu şu şekilde tespit edebiliriz: “Işığa (ya da hakikate) bakmak cesaret isteyen bir davranıştır.”

 

Aristo diğer erdemler için de yaptığı gibi cesaret erdemini de iki aşırı uç nokta arasında bir orta yol olarak açıklar. Bu aşırı noktalar düşüncesizce bir atılganlık ve korkaklıktır. Aristo ayrıca medeni cesareti de kişinin kendi fikirlerini tavizsiz ve açıkça savunabilmesi olarak açıklar.

 

İfratı tehevvür yani zararlı bir atılganlık, tefriti ise korkaklık olan cesaret erdeminin insanlık tarihinde ilk ortaya çıkan erdem olma ihtimali yüksektir. Şöyle ki ilkel toplumlarda ön plana çıkan insan tipi gerek vahşi hayvanlara gerekse hem kendi hem ailesine karşı saldırılara mukavette üstün performans gösteren insanlardır. Bunların diğer insanlar arasında takdir görmeleri bu davranışın bir erdem olarak yüceltilmesine sebep olmuş olabilir.

 

MacIntyre iyinin ahlaki bir kavram olarak nasıl ortaya çıktığını araştırırken bunun Yunanca agathos kökünden gelmiş olabileceğini, bu kavramın da homerik bir soylunun rolüne uygun bir davranışı ifade etmek için ortaya çıktığını tespit eder. Şiddetin doğal sosyal hayatlarının bir parçası olduğu ilkel toplumlarda korkaklığın hem kendini hem ailesini alçaltmak olarak telakki edilmesi tahmin etmek zor değildir.

 

Günümüzde de geçerli bir durum olarak bedevi Araplara yapılacak en aşağılayıcı hakaret ona korkak olduğunu söylemektir. Onu en çok mutlu edecek iltifat ise onun çok cesur ve cömert olduğunu söylemek olacaktır.

 

Hz. Peygamber sadece bir kişi için şu cümleyi kurmuştur: “Eskilerden onu görmek istediğim kadar kimseyi görmek istemedim.” Bu kişi kendisine Arap Herkülü denilen cesaretiyle meşhur şair Antere’dir.

 

Kuran’ın pek çok ayetinde Müslümanlar için korkaklığın arzu edilen bir durum olmadığının vurgulandığını söyleyebiliriz. Nitekim Hz. Peygamber’in savaşta kahramanca dövüşüp öldürülen birinin arkasından onun bunu kendisine “çok cesur biri” denilmesini istediği için yaptığını söylemesi ve bunu tasvip etmemesi yapılan davranış her ne kadar bir erdem gibi görünse de bunda amacın (niyetin) ne kadar önemli olduğunu bize göstermektedir.

 

Hz. Peygamber’in ashabı pek çok defa onun cesaretini ve kahramanlığını dile getirmişlerdir. Bunlardan biri Huneyn savaşında bir ok yağmurunda ashabın kaçmaya başladığı bir esnada Peygamberimizin katırını ileri sürerek kaçanları belki utançla geri dönmeye mecbur bırakmış olduğudur. Başka bir olayda ise Medine’ye düşman saldırısı haberi üzerine herkesten önce çıkmış atının çıplak sırtında civarı kolaçan edip gelmiş ve düşman olmadığını ashabına haber vermiştir.

omer ileomer

Adalet

 

Arapça عدل kökünden hak, dürüstlük, doğruluk insaf gibi anlamlara gelir. Çoğulu uduldür. Gerek toplumsal anlamda hukuku ve devleti yücelten bir ilke olarak gerekse ahlak felsefesinde en önemli erdem olarak değerlendirilmiştir.

Adaletin anlamlarından biri de denk ve dengedir. Bu anlamda olan muadil kelimesi de aynı kökten gelir. Tanrı mutlak adilse bu adalet onun yaratmasına yansımış olmalı. Bu kavramın zıddı zulümdür. Tanrı defalarca vurguladığı gibi zalim değildir. Zira zulüm bir noksanlık sıfatıdır, adaletin yokluğudur. Tanrının adaletini onun “Onda asla değişme bulamazsınız.” dediği sünnetinde aramak lazım. Adalet tabiat ve toplum için önce kanunların olması sonra da bunların herkes ve herşey için eşit olması demek. Descartes tabiat kanunlarının sabitliğinin Allah’ın iradesinin değişmezliğinden geldiğini söylemektedir. Dolayısıyla adalet bir vechesiyle sünnetullahta gizlidir. Meseleye yine bu vecheden bakılırsa denilebilir ki yaratanın evrene müdahelesi de onun mutlak adilliğiyle çelişecektir. Tanrı yarattığı evrene müdahele etme ihtiyacı hissediyorsa yaratmada aksayan bir taraf var demektir. O halde Tanrı evrene ya her an müdahale edecek veya bizim bir çok sebepten dolayı hiç de inanmayı arzu etmediğimiz şekliyle ilk yaratmadan sonra artık hiç müdahele etmeyecektir.

İslam’ın öngördüğü ileri sürülebilecek kozmoloji düşüncelerinden hiçbirinde birçok din ve mitolojide olduğu gibi yaratmanın temelinde bir iyi-kötü mücadelesi olduğu söylenemez. İslam’da mutlak iyi olan Tanrıyla kötülüğün kendisiyle sembolize edildiği şeytan arasında bir mücadele yoktur. Öyle olsaydı kötünün iyinin belirlediği kurallarla mücadele etmek zorunda olduğu durumun adalet cihetinden izahı bir takım sorunlar ortaya çıkaracaktı.

Kuran’ın bütün mücadelesi adalet kavramına indirgenebilir. Bu imanda ve amelde adalettir. Amele ahlak ve hukuku da dahil edeceğiz. Önce insanın kendinde, bedeninde ve ruhunda sonra toplumda adalet. Bedene zulmetmek yasaklanmıştır. Uykusuzluğa direnmek göze zulümdür. Mutlak adil olan yaratana, günahını (ya da zulmünü) itirafla “Ben kendime zulmettim. Onun için beni bağışla.” dedi Adem.

Ruha da zulmetmek yasaklanmıştır. Yani bilgiye ve imana. “Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor.” demesi emredilen Peygamber imanda tevhidi göstermişti. İbn Miskeveyh’in tespitiyle imanda adaleti. Bilginin adaleti ise ilahi vahyin ısrarla üzerinde durduğu hikmette gizli. Mutlak adil olan aynı zamanda mutlak hakîm olmalı.

Ötekine zulmetmek de yasaklanmıştır. Yani hakedene hakkını vermemek. Hz. Peygamber: “Mazlum’un duasından sakının.” dedi. Demek ki onun duası mutlak adil olanın nezdinde daha makbul. Ömer devleti ayakta tutan yegane ilke olarak mülkün temeline adaleti koydu.

İsa Roma valisi Pilatos’un huzuruna getirildiğinde ona sadece adalete şahitlik etmek için dünyaya geldiğini söylemişti. Platon sadece adil insanın mutlu olacağını söylerken erdemin hakikatine herkesten daha fazla yaklaşmış görünüyor. Muhtemelen Sokrates de baldıran zehirini yasalara uymalıyız diye tereddüt etmeden içerken de en yüksek erdem olan adaleti düşünmüştü.

Şu ayetler bize Kur’an’ın da en çok önemsediği erdemin adalet olduğunu gösteriyor: “…içinizde adalet sahibi olan hükmetsin…” , “Bir kavme karşı kininiz sizi onlara karşı adaletsiz davranmaya itmesin.” , “Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve akrabayı gözetmeyi emreder…”

 

omer ileomer

Aklın Adaleti: Hikmet

 

Arapça حكم kökünden (hükmetmek/yargılamak ) gelen hikmet kelimesi bilgi/bilgelik anlamına gelmektedir. Aynı kökten gelen ihkam kelimesi de engelleme, alıkoyma, gemleme ve sağlam olma anlamlarına gelmektedir. Köken olarak, anlamını korumakla beraber Arapçaya da Aramice/İbranice’den (Kuzey Sami dillerinden) geçtiği iddia edilmiştir. Kelimenin diğer dillere çevirisinde özellikle iki anlam üzerinde yoğunlaşıldığı görülüyor. Bunlardan biri akıl, diğeri bilgidir. Örneğin hikmet Farsçaya hıred kelimesiyle çevrilir. Hıred (خرد) akıl demektir. (İbn Miskeveyh’in kitabının adı Cavidan-ı Hired’dir/Sonsuz Akıl’dır) Farsçeda harrad bilge kişi hıredmend de akıllı anlamında kullanılır. İngilizcesi wisdom kelimesidir. Wise kökünden bilge/bilgi demektir. Bu kelime bünyesinde bir olgunluk anlamı barındırır. Nitekim İngilizler yirmilik dişler için “wisdom teeth” ifadesini kullanırlar. Hikmetin latincesi sapientiaedir. Sapient düşünmek/düşünen kökünden gelen bir kelimedir. Nitekim homo sapiens düşünen/bilge adamdır. Yunancası sofia ise bilgi/bilgeliktir. (esasında Arapçadaki hikmet Yunancaya sofia şeklinde çevrilmiş değil bilakis Yunancadaki sofia Arapçaya hikmet şeklinde çevrilmiştir. İspanyolcası sabiduría (saber kökünden bilmek anlamında) bilgeliktir.

Kur’an’da bu kelime şu anlamlarda kullanılmıştır: 1 Allah’ın emir ve yasakları. 2 Anlayış ve ilim. 3 Nübüvvet 4 Yorum 5 Kuran-I Kerim.[1] Hadislerde ise bilgi, bilgelik, yorumda isabet ve akli olgunluk gibi anlamlarda pek çok defa geçmektedir.[2]

Bizim burada asıl üzerinde duracağımız husus hikmet’e zaman içerisinde yüklenen felsefi/ahlaki anlamdır. Hikmet zamanla akli bilgiler ve özellikle felsefe için kullanılan özel bir ad olmuştur. Nitekim filozofa hakîm, felsefeye de ilm-i hikmet denmiştir.

Mamafih hikmet felsefede temel erdemlerden biri ve ilki olarak zikredilmiştir.[3] Her erdem için zikredilen ifrat ve tefrit dereceleri hikmet için de söylenmiştir. Buna göre büleh (ahmaklık) hikmetin tefriti, cerbeze (hilekarlık) ise ifrat halidir. Itidalin adalet olması cihetiyle ifrat ve tefrit durumları zulüm olarak değerlendirilebilir.

İslam düşünce tarihinde hikmet kelimesine yüklenen anlamlara ilişkin bir kaç örneği şu şekilde sıralayabiliriz:

Mutezile mezhebi: Allah’ın hakim olması her işte bir (hikmetinin) gayesinin olması demektir. Dolayısıyla hikmet varlık için amaç, fayda olmaktadır.

Maturidi mezhebi: Allah’ın fiilleri hikmete uygun ama buna mecbur değildir. Çünkü onda hikmetten sapmanın sebepleri olan bilgisizlik ve muhtaç olma durumu yoktur.

Kindi hikmetten bilgiyi ve bilgeliği anlamaktadır. Nitekim o hikmeti şöyle tanımlar: insan nefsinde bilgi güzel huyla bezenmiş olarak itidal üzere işler oluşturursa hikmeti oluşturur.

Ibn Sina bilgi anlamında kullandığı hikmeti nazari ve ameli olarak ikiye ayırır. Ameli hikmete dahil ettiği ahlakı da hikmet-I hulkiyye diye isimlendirir. Başka bir yerde hikmetin tanımı şu şekilde verir: hikmet nazari ve ameli hakikatlerin tasavvur ve tasdik edilmesi suretiyle nefsin kemale ermesidir. Ibn Sine nefsin kemalini de ancak bilgiyle mümkün görmektedir.

Kınalızade Ali Çelebi: Hikmet eşyayı layıkı ne ise o şekilde bilmektir. Efali layıkı ne ise öyle eylemektir. Hikmet insan nefsinde ilim ve amelin meydana gelmesi insan nefsinin iki cihetten kemale ermesidir.

İbn Miskeveyh: Hikmet düşünen ve temyiz eden nefsin bir erdemidir.

Tusi: Hikmet ahlaki ve manevi gelişmenin temel şartı olarak nazari ve ameli bir bilgi türüdür.

 

 

[1] Hikmet kelimesinin geçtiği bazı ayetlerin meali şunlardır:

Kasas 14: Mûsa, yiğitlik çağına ulaşıp olgunlaşınca ona hikmet ve ilim verdik. Biz, güzel düşünüp güzel davrananları böyle ödüllendiririz.

Lokman 2: İşte sana, o hikmetlere dolu Kitap`ın ayetleri.

Yasin 2: Yemin olsun o hikmetlerle dolu Kur`an`a ki

Aliimran 58: İşte bu sana ayetlerden ve hikmetlerle dolu Zikir’den okuduğumuzdur.

Nahl 125: Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et ve onlarla, en güzel olan neyse o yolla mücadele et. Şüphe yok ki Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. Ve O, gerçeğe kılavuzlananları da en iyi bilendir.

Zühruf 63: İsa, açık-seçik kanıtlarla geldiğinde şöyle demişti: “Ben size hikmet getirdim ve tartışıp durduğunuz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O halde, Allah`tan korkun ve bana itaat edin.

Şuara 83: “Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni salih kimseler arasına kat.

Bakara 269: O, hikmeti dilediğine verir. Ve kendisine hikmet verilmiş olana çok büyük bir hayır verilmiş demektir. Gönlünü ve aklını çalıştıranlardan başkası düşünüp anlayamaz.

Bakara 151: Nitekim size aranızdan bir resul göndermişiz; size ayetlerimizi okuyor, sizi temizleyip arıtıyor, size Kitap`ı ve hikmeti öğretiyor, size daha önce bilmediklerinizi belletiyor.

[2] “Hikmet, mü’minin yitik malıdır; nerede bulursa onu alır.” (İbn Mâce, Zühd 15; Tirmizî, İlim 19)

“Hikmetin başı Allah korkusudur.” (Tirmizî; Feyzu’l-Kadir, 3/ 574; Beyhakî; Deylemî; Keşfu’l Hafâ, 1/421;  İbn Merduyeh; İbn Kesir, 1/242)

“Yalnız iki kişiye hased (gıpta) edilebilir: Bir adam ki Allah kendisine hikmet vermiştir, o adam bu hikmet gereğince hareket ediyor ve bunu başkalarına da öğretiyor ve bir adam ki Allah kendisine mal vermiştir, o da malı Hak yolunda infâka/harcamaya koyulmuştur.” (Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 47, hadis no: 267, -815-;  Buhârî,  İlim 15, Ahkâm 3, Zekât 5, İ’tisâm 13, Tevhid 45, Temennî 5; İbn Mâce, Zühd 23)

“Şüphesiz bazı şiirler vardır ki hikmettir.” (Buhârî, Edeb 90; Tirmizî, Edeb 69; İbn Mâce, Edeb 41)

“Kardeşini kendisiyle hidâyete/doğru yola ilettiğin hikmet kelimesinden daha güzel hediye yoktur.” (Dârimî, Mukaddime 32)

İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) beni göğsüne bastırdı ve: “Allah’ım, (bunu dinde fakîh kıl,) buna hikmeti ve Kitabın te’vilini öğret!” dedi.” (Buhârî, Fezâilu’l-Ashâb 24, İlim 17, Vudû 10, İ’tisâm 1; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 138, hadis no: 2477; İbn Mâce, Mukaddime 11; Ahmed bin Hanbel, 1/269)

İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: “Rasûlullah bana hikmet verilmesi (iki defa hikmet verilmesi) hususunda duâda bulundu.” (Tirmizî, Menâkıb 42, hadis no: 3823, 3824)

İbn Abbâs: “Hikmet, nübüvvet dışındaki isâbettir.” (Buhârî, Fezâilu’s-Sahâbe 24)

“Ben hikmet eviyim, Ali de onun kapısıdır.” (Tirmizî, Menâkıb 20)

“İman Yemen’lidir; hikmet Yemen’lidir.” (Buhârî, Menâkıb 1; Müslim, İman 82, 88, 89, 90; Tirmizî, Menâkıb 71; Dârimî, Mukaddime 14; Ahmed bin Hanbel, 1/252, 258, 270, 277) (Bu hadisin, Lokman (a.s.)’ın Yemen’deki kavmine mensûbiyetine atıfta bulunduğu öne sürülmüştür.)

“Hikmetin konuşulup yayıldığı meclis, ne güzel meclistir.” (Dârimî, Mukaddime 28)

“Bir ilim meclisine oturup hikmetli söz dinledikten sonra, bu meclisten bahsederken işittiği şeylerin sadece kötü kısımlarını anlatan bir kimsenin misali, bir sürü sahibi çobana gelip: ‘Ey çoban, süründen bana bir koyun kes!’ deyince, çobandan: ‘Git, en iyisinin kulağından tut al!’ iznine rağmen, gidip sürünün köpeğinin kulağından tutan adamın misalidir.” (İbn Mâce, Zühd 15; Ahmed bin Hanbel, 2/252)

“Hikmet, mü’minin kaybolmuş malıdır; onu nerede bulursa alır” (İbn Mâce, Zühd 15; Tirmizî, İlim 19) (hadisler http://www.ihya.org/kavram/kavramlar-ansiklopedisi/dt-2886.html adresinden alınmıştır.)

[3] Diğerleri iffet, cesaret ve adalettir. Adalete erdemlerin erdemi veya diğer erdemlerin itidali de denmiştir.