Benimle İletişime Geçin

Yazar arşivi omer

omer ileomer

Ethical Problems of Human Cloning

Discovery of DNA in 1953 and following developments caused a lot of new moral debate. Progress in technology allow many interventions on living body and its life. Especially the moral debates emerging from technological developments are the topic of bioethics. It is inevitable that new developments in this ares will emerge new discussions.               We will first discuss the moral aspect of human cloning in this work. Secondly we will try to explain that religion can not be interpreted as an obstacle to the progress of science.                We can not live without knowledge. At the most basic level the ultimate destination information – in the form of current information to meet everyday needs or supposedly supreme information – takes us to is morality. People can not live together happily without morality. Because it would not be peaceful if there was not a common opinion about good and bad.               The order of universe is based on goodness which is the essence of morality. The nature of things never allow the good to harm the good. We can approach human cloning in terms of benefit and harm. Goodness has two benefits: to remove a harm and make it a benefit.                How technically possible is human cloning? Cloning is the transfer of physical traits to a new creature. Firstly we have to find the answer to the question of human being and we must not forget human is not just the body. Human can never be 100% cloned because he has soul/feelings/mind. It is a body decided by someone else’s physical characteristics. There is the effect of the psychology of the mother who carries him in his belly on the character. Only the genes do not give the same human being.               A cloned human will not have the non-physical properties which pass to the offspring as he is born by means of natural fertilization. The parents of the newly formed creature do not only give a substance but also give energy which is influenced by their emotions during the intercourse. We do not know (for now) whether this will lead to a negativity for cloned human. Because man has intervened here with the natural thing.                Even if this is the case, our actual moral problem is still valid. How moral it is for someone to decide the physical characteristics of someone else?
Firstly as the transfered genes are taken from living individuals they will already be aged this will cause some health problems such as premature aging in the cloned human. We do not have right to do this. Indeed, there were problems such as abnormal growth and liver failure in cloned creatures.                Even this does not seem to have morally solved the problem. What if medicine and technology all work out? Why is it bad for someone to decide that someone else is physically more handsome or more beautiful ?                We need to find the answers to these questions: What is the purpose of our human cloning? What benefits will it bring or which problems in our lives will it eliminate?                We can give some answers to these questions: to solve a health problem, to find the appropriate organ for organ transplant, to see how far science has progressed.
We must not forget that the cloned human is separate human. We cannot harm him morally. It is not morally good to take advantage of it. It can not be used as a human guinea pig. It is incompatible with human dignity. Human is not a machine. Then cloning should be done for the benefit of humans. If all the negativities are eliminated, why not?
Human honor is primarily about religion. Religions respect human values. Hence, respect for all kinds of activities on human beings is the moral premise of religions. Some issues in the field of bioethics have been rejected and forbidden by certain religious groups (such as the Roman Catholic Church). We must accept the fact that this prohibition out of religious sensitivity is not likely to stop such studies. These bans do not apply to all scientists. It’s just one group ignoring truth and progress. In modern times, religion should never be construed as an obstacle to the progress of science as in the middle ages.

omer ileomer

İnsan Klonlamanın Ahlâkîliği Sorunu

1953’te DNA’nın keşfi ve bunu takip eden gelişmeler birçok ahlâkî tartışmanın başlamasına neden olmuştur. Teknolojideki ilerlemeler artık canlı bedeni ve yaşamıyla ilgili pek çok müdahaleye imkân vermektedir. Bilhassa genetik ve teknolojik alandaki gelişmelerin ortaya çıkardığı ahlâkî tartışmalar, genel olarak ‘canlı etiği’ anlamına gelen biyoetiğin konularıdır. Geniş bir konu yelpazesi olan bu alan yeni gelişmelerle beraber yeni tartışmalara da gebedir.

Biz bu çalışmada öncelikle insan klonlamanın ahlâkî yönü üzerinde duracağız. Daha sonra dinin, bilimdeki hiçbir ilerlemenin önünde bir engel olarak yorumlanamayacağını/yorumlanmaması gerektiğini açıklamaya çalışacağız.

Biz bilgiden yoksun yaşayamayız. En temel ahlâkî seviyede, gündelik ihtiyaçların karşılanmasına yönelik maddi olup bitenleri bildirenlerden, en yüce, batınî olduğu düşünülenlere dek bilgilerin bizleri taşıdığı nihai hedef ahlâktır. Ahlâk olmasa insanlar mutlu bir şekilde bir arada yaşayamazlardı. Zira neyin iyi, neyin kötü olduğu hakkında ortak bir anlayış bulunmasaydı insanlar arasında düzen ve huzur olmazdı.

Evrenin düzeni ahlâkın esası olan iyilik üstüne kuruludur. Nesnelerin doğası iyilerin iyilere zarar vermesine asla izin vermez. İyiliği faydaya indirgeyerek insan klonlama konusuna, ahlâkî olarak fayda ve zarar açısından yaklaşabiliriz. Bir hususun ahlâkî olup olmadığını, onun iyi ya da kötü olduğu yargısıyla değerlendiriyorsak bu konunun da öncelikle iyi ve kötü tarafları ortaya konmalıdır. İyideki fayda iki şekilde olur: Birincisi, bir zararın giderilmesi, diğeri de bir yararın temin edilmesidir.

İnsan klonlamak teknik olarak ne kadar mümkündür? Klonlama fiziki özelliklerin yeni bir canlıya aktarılması anlamına geliyor. Burada öncelikle insan nedir sorusuna cevap aramamız ve bunu yaparken de insanın sadece fiziki bedenden ibaret olmadığını göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Klonlanan insan ayrı bir ruha/hisse/akla sahip olması itibariyle asla %100 klonlanmış olmayacaktır. Başka bir ifadeyle esasında o sadece fiziki özelliklerine başka bir insan tarafından karar verilmiş ayrı bir insan olacaktır. İnsanın karakteri üzerinde genlerden ayrı olarak onu karnında taşıyan annenin psikolojisinden, yediği yiyeceklere kadar birçok durumun etkisi vardır. Sadece genlerin nakli bire bir aynı insanı asla vermeyecektir.

Klonlanmış insanda doğal yolla döllenmeden dolayı yeni canlıya geçen, ‘fiziki olmayan’ özellikler olmayacaktır. Şöyle ki çiftleşmede oluşan yeni canlıya her iki taraf da kendi bedenlerinden ayrılan parçayla sadece bir madde vermiş olmuyorlar. Onunla beraber o maddede, çiftleşme anındaki duygularının da etkili olduğu bir enerji de veriyorlar. Klonlanan insan için bu durumun bir olumsuzluğa yol açıp açmayacağını (en azından şimdilik) bilmiyoruz. Zira klonlamada doğal olana insan eliyle yapılan bir müdahale var.

Durum bu şekilde olsa bile asıl ahlâkî problemimiz hala geçerliğini korumaktadır. Başka birinin fiziki özelliklerinin nasıl olacağına bir başkasının karar vermesi ne kadar ahlâkîdir?

Öncelikle başka canlıya aktarılan genler hayatta olan canlı bir bireyden alındığı için yaşlanmış olacağından dolayı (eğer ifademiz doğru ise ikinci el olacağından dolayı) bu durum yeni canlıda erken yaşlanma başta olmak üzere bazı sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Buna hakkımızın olmadığı açıktır. Nitekim klonlanan canlılarda anormal fiziki büyüme ve karaciğer yetmezliği gözlemlenen durumlardan biridir.

Bu durum bile ahlâken sorunu çözmüş görünmüyor. Zira eğer tıp ve teknoloji bütün bunlara da çare bulursa ne olacak? Başka birinin fiziken daha yakışıklı ya da daha güzel olmasına başkasının karar vermesi niye kötü olsun?

Basit yarar mantığı ile öncelikle şu sorulara cevap bulmamız lazım. İnsan klonlamamızdaki amacımız nedir? Bu bizim hayatımızda hangi olumsuzluğu giderecek ya da bize ne katkı sağlayacak?

Bunlara bazı cevaplar üretebiliriz: Klonlama ya bir sağlık sorununun önüne geçmek için yapılır, ya klonlayan insana ihtiyaç halinde uyumlu organ temin etmek gibi bir kaygıdan dolayı yapılır, ya da bilimin nereye kadar gidebildiğini görmek için yapılır.

Konuyu ahlâken değerlendirirken klonlanan insanın artık bağımsız bir birey olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmak zorundayız. Dolayısıyla klonlanan insanın zararına olacak hiçbir keyfi duruma ahlâkî açıdan izin verilemez. Ondan menfaat temin etme anlamında bir amaç için bunun yapılmasını da ahlâken iyi olarak niteleyemeyiz. İnsanların bilimsel ilerlemeler için kobay olarak kullanılması da insanlık onuruyla bağdaşan bir durum değildir. İnsan asla duygu ve düşünceleri olmayan bir makine gibi görülemez. Geriye kalan seçenek ise onun sadece klonlanan kişinin yararına olduğu düşünülen bir durumda yapılmasıdır.

Bütün olumsuzluklar ortadan kaldırılırsa neden böyle bir şey yapılmasın?

Yukarda bahsedilen insanlık onuru bizi işin dinî boyutuna götürmektedir. İnsana bir onur atfeden öncelikle dinî inançlardır. Dolayısıyla insan üzerindeki her türlü faaliyette ona saygı, dinlerin ahlâkî öncülü olmuştur.

Biyoetiğin alanına giren bazı konular bazı dinî gruplar tarafından (Roma Katolik kilisesi gibi) kesin bir şekilde reddedilmiş ve yasaklanmıştır. Dinî bir hassasiyetle konulan bu yasağın/yasakların bu tür çalışmaları durdurmayacağı gerçeğini kabul etmemiz gerekiyor. Zira bunlar bütün bilim çalışanlarına hitap eden yasaklar değildir. Bu, sadece bir grubun hakikate ve ilerlemeye gözlerini kapatmasıdır. Modern çağda din asla orta çağdaki gibi bilimin ilerlemesinin önünde bir engel olarak yorumlanmamalıdır.

 

omer ileomer

Hızır Ya da Bir Vicdan Muhasebesi

Hz. Musa, genç yardımcısına iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğini söylemişti. Nihayet oraya varmışlar ve yiyecek olarak yanlarına aldıkları balıklarını unuttuklarını fark etmişlerdi.

Genç yardımcının yorumuna göre balık, kayaya sığındıklarında bir yol bulup akıntıda gözden kaybolmuştur. Hz. Musa ise bunu bir işaret olarak yorumlamıştır.

Acıktıklarında yemek için yanlarında taşıdıkları balık canlı mıdır? Bu durumda onun bir suyun içinde taşınması gerekir. Zira o, suda kendine bir yol bulup gitmiştir. Daha kolay sorulardan da başlayabiliriz: neden yanlarına yemek için balık almışlardır? Ya da kayaya sığındıklarında balık, suda nasıl bir kendine bir yol bulmuştur? Kaya suya yakın veya suyun içinde midir? İkisi kıyı şeridinden gidiyorlarsa neden yanlarında balık taşıyorlar? Yardımcının genç olması ne anlama geliyor? Onun genç olması neden özellikle belirtilmiştir.

Durum her ne olursa olsun Hz. Musa bunu bir işaret olarak yorumlamıştır. İki dünyanın birleştiği yer olan ölüm, insanın geçmiş yaşantısını sorgulaması ve bir muhasebe yapması için yeterli bir sebeptir.

Hz. Musa, Cenab-ı Nebi’nin “ölmeden evvel ölünüz.” dediği bir anda, Allah’ın katından bir rahmet ve ilim verdiği bir kul olarak kendi vicdanıyla baş başa kalmıştır. Belki de uzunca bir süre içinde bir sıkıntı olarak kalmış olan olaylar hususunda ilahi yardım kendisini teselli etmiştir.

Esasında vaktiyle Mısır’da bir kavgayı ayırırken öldürdüğü adamın ölümüne sebep olan ilahi müdahalenin, karşılaştığı gencin sebepsiz yere öldürdüğü çocukla bir ilgisi olsa gerek.

Kendisine rahmet ve ilim verilen kulla bir kasabaya gelince kul, kendilerine yiyecek vermek istemeyen bu kasabada yıkılmak üzere olan bir duvarı onarmış ve bir ücret de istememiştir. Hz. Musa’nın, yaptığı yardımın ücretini istemedi diye gerçekten onu kınamasının mümkün olup olmadığı tartışmasını bir tarafa bırakırsak şu olay Hz. Musa’nın Mısır’dan kaçarken sığındığı Medyen’de bir ücret istemeden salih bir kulun (muhtemelen Hz. Şuayb’ın) koyunlarına çobanlık yapmasını anımsatmaktadır. İlahi yardım Hz. Musa’yı burada da vicdanen rahatlatmaktadır.

Diğer olay rahmet ve ilim verilen kulun bir gemiyi delmesi olayıdır ki o bunu zalim bir kraldan gemiyi kurtarmak için yaptığını söylemiştir. Yine gemisi olan birinin gerçekten yoksul olarak nitelenip nitelenmeyeceği tartışmasını bir kenara bırakarak şu olay da onun asasıyla bir kayaya vurarak kayadan kavmi için su çıkarması olayına bir işaret olabilir. Zira kavminin önünde güçlü ve zalim bir kral vardı ve onlar suyu da bulunca Hz. Musa’ya “Sen ve rabbin gidin savaşın. Biz gelmeyeceğiz.” diyerek onu yalnız bırakmışlardı. Yapılan işin iyi mi kötü mü olduğu sorgulaması içinde ilahi yardım yetişmiş ve bunun da ilahi bir müdahaleyle (olan her olayda olduğu gibi) olduğunu belirterek/fark ettirerek/düşündürerek/hissettirerek bir teselli olmuştur.

 

omer ileomer

hayal bulutları

Paris 12 Ocak 2000

 

Champs-Elysée’de şehrin gösterişli otellerinden birinin Seine Nehri’ne bakan 57 numaralı odasında beş kişi artık tartışmaktan yorulmuş, odanın ortasındaki sehpanın üzerinde bulunan oldukça eski bir kitaba bakmaktadır.

Fatima’nın üçüncü sırrının peşinde kayıp bir mezarı arayan ve bununla Hristiyan itikadını değiştireceğini uman bir rahip: John, ahşap sandalyede oturmaktadır. Ahit Sandığı’nı arayan gizli bir tarikatın lideri olan Abraham ile yardımcısı Ian onun yanında ayakta durmaktadır. Koltukta oturan iki kişiden biri olan Mustafa Sacit, İmparator Heraklius’un Hz. Peygamber’in vefatından sonra onun birkaç arkadaşına gösterdiği iddia edilen Hz. Peygamber’in gizli resminin peşindedir. Yanındaki kişi ise Mustafa’nın en güvendiği arkadaşlarından biri olan yapımcı Tarık Borlu’dur.

Hepsini burada buluşturan neden ise aradıklarının içinde olabileceğini düşündükleri fakat girmeye de cesaret edemedikleri bir mağara. Birinin buraya girerek içinde ne olduğunu öğrenmesi gerekmektedir.

Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Üzerlerine gece gibi çöken sessizliği Tarık Borlu bozdu:

“Ben” dedi. “Sizin için bu işi yapacak birini biliyorum.”

omer ileomer

Erdemli Şehir Projesi

Buna “felsefe köyü projesi” de diyebiliriz. Bir kampüs hayal ediyorum. İçinde ilk aşamada yüz bin kitap kapasiteli sadece felsefeyle ilgili kitapların bulunduğu bir kütüphane, filozofların balmumu heykelleri vs bulunan bir sanat galerisi, filozoflara ait eşya ve yazıların sergilendiği bir müze, konferans salonları, cafe ve yemekhane, misafirhane, yayınevi ve yönetim binası bulunmaktadır.

Burada sürekli etkinlikler düzenlenir. 6 aylık hakemli bir dergi ve süresiz yayınlar çıkarılır.

Gelen misafirlere isteğe bağlı olarak girişte bir mikrofon ve bir kulaklık verilir. Kulaklıkta en yakın mikrofondaki ses istenilen başka bir dile anında çevrilir. Misafirler hangi milletten olursa olsun burada iletişimde sıkıntı yaşanmaz.

Erdemli şehir, kütüphane dâhil 7 gün 24 saat açıktır.

Bu liste hayal gücü nispetinde uzatılabilir. İhtiyacımız olan tek şey hayallerin sahiplenilmesi. Ha bir de Karadenizli bir müteahhit.

 

omer ileomer

“Kur’an’a Yabancılaşma Süreci” adlı kitabın 1. bölümüne eleştiri

 

Yazar bölüme şu cümlelerle başlıyor:

Kader problemi insanın insan olmasından kaynaklanan bir mesele olup insanlığın sorunudur.”

Bu giriş, okuyucuyu hayal kırıklığına uğratma pahasına fazla abartılmış, kendisinde insanlıkla ilgili büyük bir konuyu aydınlattığı duygusu yaratacak bir alt yapı hazırlığı içinde olduğu izlenimi vermektedir. Yazı şöyle devam ediyor:

İnanan inanmayan birçok düşünür bu konuyla ilgilenmiş

İnanandan ve inanmayandan ne kastedildiği açık değil. Eğer kastedilen Tanrı ise hangi inanmayan düşünürün kaderi bir problem olarak incelediğinin örnekleri verilmelidir.

Yazar insanın gayesinin Allah tarafından tespit edildiğini ve bunu gerçekleştirmeyi Allah’ın insana bıraktığını söylüyor. Fakat bu gayenin ne olduğunu söylemiyor. Yazar bize bir din anlayışı dayatıyor gibidir. Şu cümlelerin hemen devamında ise Allah’ın insanı yeryüzünde görevlendirdiği söyleniyor. Gayenin (bu gaye her neyse) gerçekleştirilmesinin insana bırakılmasıyla onun bir görevli olduğunu nasıl bağdaştıracağız. İnsan bu görevi kabul edip etmememde hür müdür?

Yazarın kaderle ilgili hadisleri eleştirisine katıldığımızı belirtmeliyiz. Yazıda konunun tarihi süreçte arka planında Emevilerin yaptığı zulümlere bir savunma olmak üzere kaderciliği ve kadere teslimiyeti bir politikaya dönüştürmüş olmalarından bahsedilmektedir.

  1. nolu nipnotta şöyle deniliyor:

İnsana dünyada verilen belli bir süre vardır. Bu süre dolmadan insan kendi hatası veya başkalarının kusuru sebebiyle ölebilir.”

Bu süre dolmadan insan nasıl ölmektedir? O zaman insana niye belli bir süre veriliyor? Yazar yazıyı aceleye getirmiş görünüyor.

Yazar ilerleyen satırlarda Kur’an’ın yorumlanabilmesi ve anlaşılabilmesi için bize 5 maddelik bir çerçeve çizmektedir. (s.27) Bir önceki sayfada “Kur’an’ı şartsız okumak lazımdır” diyen yazarın bu dayatmacı tavrındaki ısrarını anlamak mümkün değildir. İnsanın düşüncesine çizilen sınırlardan yakınan yazarın kendisinin de böyle bir sınır çizmesi ironiktir.

Yazar kader problemini çözmek için bize bir yol haritası sunmaktadır:

Kader problemine çözüm bulmak için Allah’ın ilminden değil, insan sorumluluğundan ve dolayısıyla insan hürriyetinden hareket etmek gerekmektedir.” (s. 29)

Aynı sayfada kaderin tanımı da şu şeklide veriliyor: “Kader, kâinattaki ilahî kanunlardır.

Kaderin tanımında ilahî olan atıf yapılacak ama çözüm için insandan hareket edilecek. Bu izah çok anlaşılabilir görünmüyor.

Yazar Muhammed İkbal’i referans göstererek ezelde tayin ve tespitin sadece insan hürriyetini değil ilahî faaliyet imkânını da ortadan kaldırdığını söylemektedir ki (s. 35) burada ezeli bilginin mahiyeti ile insan bilgisinin mahiyeti birbirine karıştırılmaktadır.

Yazar 38. sayfada çok ilginç bir yorum yapmaktadır:

Davranışlarında hür bir varlık yaratmak, davranışları da programlı robot bir varlık yaratmaktan daha zor olsa gerektir. Bundan dolayı kendi fiilini yaratacak kulu yaratmak ilahi kudretin şanına daha layıktır.”

Allah’ın yaratması için zor ve kolay gibi acziyet ifade eden değerlendirmeler yapmayı hiç olmazsa mutedil bir Müslümanın doğru bulmayacağını belirtmeliyiz.

Aynı sayfada Allah’ın neden sadece insana hürriyet tanıdığı sorusunu bunun Mutlak Varlığın fiiliyle ilgili olduğu için insanın cevaplandıramayacağı söyleniyor. O zaman burada yazar Allah’ın insanı görevlendirmesinin ya da insana gaye tespit etmesinin de Mutlak Varlığın fiili olduğunu dolayısıyla bunları nasıl izah ettiğini açıklamak zorundadır.

 

 

 

omer ileomer

sabır

 

 

Peyami Safa şöyle der: “Suçlamak anlamaktan daha kolaydır. Anlarsan değişmen gerekir.” Biz buna bir de pes etmeyi ve vazgeçmeyi ekleyelim. Onun için, Kur’an’ın diliyle sabırlı 20 kişi 200 kişiye bedeldir. Çünkü diğerleri anlamayan bir kavimdir. Zor olan mücadele ve mücahadedir. İnsanlar sabretmekle sınanacak ve sabredenler müjdelenecek. Mümin, sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyen kişidir. Onun vasfı da, tavsiyesi de sabırdır.

Mümin, Hakkı ve hakikati müdafaada kararlı ve dirençli, sabırda yarışan, sırtını Allah’a yaslamış, zillete boyun eğmemiş insandır. Namaz, gözünün nuru, sadaka burhanı, sabır da aydınlığı olmuştur.

Peygamber karanlıkla mücadele eden insandır. Lut’a, yola gece çıkması emredildi. Kimse arkada kalmamalıydı. Çünkü vaat edilen zaman sabahtı. Sabaha ulaşmak için yolda sebat, zorlukla mücadele ve meşakkate sabır lazımdı. Sabah yakın değil miydi?

Bir gün Habbab Hz. Peygamber’e geldi, kim bilir kaç dağlamadan kalan, sırtındaki yara izlerini gösterdi. “Hala” dedi “dua etmeyecek misin?” Hz. Peygamber sabrı tavsiye etti. Bilal’e, Yasir’e Sümeyye’ye, Ebu Cendel’e ve daha nicesine yaptığı gibi. “Sizden önceki ümmetler içinde öyleleri vardı ki demir taraklarla etleri kemiklerinden ayrılır, yine de dinlerinden dönmezlerdi.”

Açlığı oruç, sevgiyi aşk, dileği dua yapan sabırdır. Acıya sabredilince adına metanet, insana sabredilince adına hoşgörü denilir.

Sabır, kınayanın kınamasından korkmamak, tümseklerden yılmamak, asla umutsuzluğa kapılmamak ve karanlığa boyun eğmemektir. Müminin karakteri, eyleme dönüşen bir iman, yenilgide meydan okuyan bir irade, şaşkınlık ve telaşı yok eden ruhunun bir kuvveti olarak azimdir. Bütün bunlarla sabır da Hak üzere sabitkadem olmaktır.

 

Gazali sabrı, “İnancın bencil istek ve tutkulara karşı koyması” diye tanımlar. Bu anlamda o, sabrın sadece insana mahsus bir erdem olduğunu belirtmiştir.

Ragıp el-İsfahani ise daha geniş bir tanım yapmıştır: “Acıya katlanma, sıkıntıya göğüs germe, Allah’a tevekkül ederek ondan gelen sıkıntılara katlanma, insanın kendisini aklın ve dinin yapılmasını gerekli gördüğü işleri yapmaya veya yapılmasını yasakladığı davranışlardan uzak durmaya zorlaması, kişinin hayra ulaşma yolunda gösterdiği dirençtir.”

Taberi’ye göre nefsi sevdiği şeylerden alıkoymak, heva ve hevesinden el çektirmektir. Bu manada Ramazan’a da ‘sabır ayı’ denmiştir.

Seyyid Kutup, sabrı, “her türlü sıkıntıya karşı direnebilmek” olarak açıklarken burada kastettiği sıkıntının Hakka gösterilen saygının bir sonucu olarak her türlü makam, mevki, liderlik ve menfaatten vazgeçmek olduğunu belirtir.

Sabır, Hz. Peygamber’in hadisine istinaden Allah’ın kendini tavsif ettiği bir vasıftır. Zira o şöyle buyurmuştur: “İşittiği kötü bir söz karşısında hiç kimse Allah’tan daha sabırlı değildir. Çünkü insanlar ona oğul isnat ederler de o insanlara afiyet ve rızık vermeye devam eder.”

Ayette, sabredenler hesapsız bir mükâfat vaadiyle taltif edilmiştir. Bu anlamda ona benzer bir erdem de bulunmaz.

Hz. Ali şöyle demiştir: “Şeri emirler gereğince amel etmek üzere sabretmek, insan vücudunda başa benzer ki o olmadan ceset tam olmaz.”

 

omer ileomer

“İbn Sina Aklın Ustası” Adlı Kitabın Önsözüne Eleştiri

 

Bu yazı “İbn Sina Aklın Ustası” adıyla tercüme edilmiş olan kitaba (Evrensel Basım Yayın, Kasım 2016) A. Çubukçu tarafından yazılan önsözün bir değerlendirmesidir.

 

Öncelikle genel olarak şunu söylemek gerekiyor yazım hatalarını mevzu bahis etmeden yazıda bakış açısı son derece sığ, verilen bilgiler yer yer yanlış ve ilmi tarafsızlıktan uzak, oldukça önyargı kokan bilgilerdir.

 

Daha özelde ise yazının baş tarafında sözü edilen ve İslam dünyasında yaratılan her değeri, bilgi ve sanatı geleceğin dünyasının bir bileşeni kılmak yönünde çaba harcadığı söylenen sol gelenekle ne kastedildiği anlaşılmıyor. Burada şayet bir önceki paragrafa atıfla eski sosyalist ülkeler kastediliyorsa sonraki örnekler bunu desteklemiyor.

 

Yazıda Türkiye’de saltanatın yıkılmasıyla doğu dünyasından kopulduğu söyleniyor. Sayın Çubukçu burada doğunun ve dinin başlıca metinlerinin özellikle cumhuriyet döneminde tercüme edilmeyene başlandığını ya bilmiyor ya da bilmek istemiyor.

 

İbn Sina’nın bugün hala mümin mi kafir mi diye tartışıldığını söyleniyor ki bu tamamen mazide yaşamaktır. Bugün fikir çevrelerinde böyle bir tartışma yok. Hiçbir yerde bir mütehassısa böyle bir soru sorulduğunu duymazsınız.

 

İbn Sina’nın zoraki bir sahiplenmeyle “İslam alimi” olarak adlandırıldığı söyleniyor. Sayın Çubukçu İslam alimi ifadesinin kimler için kullanıldığını bilmiyor görünmektedir.

 

Diyor ki bugün yaşasa bütün İslam ülkelerinden kovulurdu. Açık ki artık yaşamadığı için böyle cesur ve iddialı konuşabiliyor. Sayın Çubukçu galiba İslam ülkelerinde bilim yapan insanların tümünü kafasındaki bir kalıba sığdırmaya çalışıyor.

 

Yine yazıda İbn Sina’nın İslami düşünceye rağmen büyük bir bilgin olduğunu söylüyor ki şu ifade bile sol geleneğin İslami düşünceye ne kadar yabancı ve önyargılı olduğunun açık bir göstergesidir.

 

Yazıda İbn Teymiyye’den aktarılan bir söz için verilen kaynak İbn Sina ile yapılan başka bir çalışma ve 3. el bir kaynaktır. Bilimsel kaygı şunu gerektirir ki bu kaynak kesinlikle İbn Teymiyye’nin kendi eseri olmalıydı.

 

Önsözde İbn Sina üzerine yoğunlaşılması doğal olarak beklenirken yaklaşık bir sayfa bahsedilen İhvan-ı Safa ile İbn Sina’nın bağlantısının nasıl kurulduğunu biz anlayamadık.

 

Sayın Çubukçu’ya katıldığımız nadir yerlerden biri ise bilim adamlarının bir noktadan sonra artık milliyetlerinin ve dinlerinin önemli olmadığı, onların artık evrensel değerler olarak insanlığa mâlolduklarıdır.

 

 

 

omer ileomer

iffet

 

Kindi, iffeti “bedeni gereği gibi eğitmek ve korumak” diye tanımlar.

Amirî, erdemleri hulkî[1] ve nazari olarak ikiye ayırır ve iffeti hulkî erdemler sınıfına dahil eder.[2]

İbn Miskeveyh iffetin ortaya çıkışını şöyle açıklar: “Hayvani nefs, düşünen nefsin emrine boyun eğer de ondan mutedil fiiller ortaya çıkarsa iffet erdemi ortaya çıkar.”

Ragıp el-Isfehani’nin iffet tanımı şöyledir: “Nefiste yerleşen ve şehvetin insana galebe çalmasını önleyen niteliktir.”

İnsandaki şehvet kuvvetinin itidali olarak ortaya çıkan iffet erdeminin tefriti humud [3]adı verilen şehvet gücünden yoksunluk, ifratı ise fucur[4] kelimesiyle ifade edilen azgınlık ve sapkınlıktır.

İffet (عفة) kelimesi, sözlükte affe (عف) kökünden, uzak durmak, sakınmak, dürüst ve saf olmak gibi anlamlara gelir.

Humudla ilgili olarak denilebilir ki: İffetin ifratı olan fucur kendine ve diğer insanlara zarar verir, bundan dolayı bir rezilettir. Fakat humudun ne zararı olabilir? Buna şu şekilde cevap verilebilir: Erdem insanda öncelikle bir yetkinlik halidir. Bu orta yol her iki yönde aşırılık gösterse bu yetkinlik yok olur. Bu erdem beraberinde haya duygusunu getirir.[5] Fucur, nasıl bir hayasızlık olarak düşünülüyorsa, humud da insanda bir tür hayasızlığa yol açabilir. Zira şehvet gücü yok olan birinin toplumda daha az ahlaki kaygılarla hareket edeceği söylenebilir. Aynı şekilde toplum da ona karşı daha az ahlaki kaygılarla hareket edecektir.

 

Burada tarihte pek çok devletin saray yaşamında değişik adlarla görülmüş olan harem ağalarının, şehvet gücünden, hadım edilmek suretiyle yoksun bırakılmalarına değinmek gerekir. Hadım edilen insanlarda ciddi anlamda gerek psikolojik gerek başka anlamda fiziki değişimler ve ahlaki dönüşüm ve zaaflar gözlendiğine dair bilgilere kaynaklarda rastlıyoruz.

İslam hukukunun, erdemlerin ifrat ve tefritleri içinde en ağır cezayı fucura (azgınlığa ve sapkınlığa) vermiş olmasından hareketle iffet erdemini toplum için en önemli erdem olduğu şeklinde yorumlayabiliriz.

Özellikle İbn Miskeveyh iffet erdemini şehevi arzulara/tutkulara esir olmaktan kurtulma anlamında bir tür özgürlük olarak değerlendirmiştir.

Hz. Peygamber’in özel olarak hayaya yaptığı vurgudan onun bunu ne kadar önemsediğini tespit edebiliriz. Şu hadisler bunu açıkça gösterir:

“Utanman olmadıktan sonra istediğini yap.”

“Her dinin bir ahlakı vardır. İslam’ın ahlakı da hayadır.”

“Bana iki çenenizin ve iki bacağınızın arasında olandan garanti verin, ben de size Cennet’i garanti edeyim.”

“Haya ile iman iki kardeştir.”

“Haya imandandır.”

[1] Ahlak kelimesinin de kökü olan hulk eylemlerin ortaya çıkmasını sağlayan manevi yaratılış anlamına gelir. Buna mukabil halk ise maddi yaratılışı ifade eden bir kelimedir.

[2] Hulkî erdemler: temizlik, Necdet ve iffet; nazari erdemler: ilim akıl ve hikmettir.

[3] Humud (خمود) sözlükte: düşme, zayıflama, sakin olma, soğuma, ateşin alevi azalma, bayılıp kendini kaybetme, ne helale ne harama iştihası olmama anlamlarına gelir.

[4] Fucur kelimesi Kuran’da kötülük anlamında kullanılan kelimelerden biridir. Bunun zıddı yani iyilik anlamında kullanılan kelime ise takvadır. Şems Suresinin 8. ayetinde: “(nefse) kötülük ve iyilik yapma kabiliyeti verene (andolsun)” denilmektir. İlahi vahyin önce kötülüğü (fucuru) zikretmesinde nefsin tabiatının öncelikle kötülüğe meyyal olduğu sonucu çıkarılabilir. Nitekim hemen devamındaki ayette kurtuluşun nefsin temizlenmesinde olduğunun belirtilmesi, nefsin tabiatının bir erdem üzere olmadığı, ahlaki vasfın sonradan kazanıldığı şeklinde yorumlanabilir. Bunu başka bir ayette Hz. Yusuf’un şu sözü destekler mahiyettedir: “Ben nefsimi temize çıkarmam. Nefs kötülüğü emreder.” (Yusuf Suresi 53)

[5] Haya, İbn Miskeveyh’e göre iffet erdeminin altında yer alan erdemlerdendir. Diğerleri şunlardır: sukunet, sabır, cömertlik, hürriyet, kanaatkarlık, yumuşak huy, düzene koyma, iyi hal, barıştan yana olma, vera, vakar.

omer ileomer

cesaret erdemi

 

İslam ahlak felsefesinde ele alınan temel erdemlerden biri olan cesaret insanda mutedil hareketlerin ortaya çıkmasına sebep olan kuvvet olarak tanımlanır. Kindi buna necdet der. Tûsî bunu yırtıcı nefsin hareketi dengede olduğu zaman ortaya çıkan hilm erdemi ve buna bağlı olarak yiğitlikle ifade eder. Kınalızade ise cesareti yiğitlik erdeminin bir alt erdemi olarak zikretmiştir.

 

Bu erdem ameli olarak hakkın ve iyinin savunulması anlamında eylemlerde olabileceği gibi hakikati kabul ve teslimde nazari olarak da bulunabilir. Zira hatayı kabul etmek çoğu zaman cesaret isteyen bir davranıştır. Carl Jung bunu şöyle ifade eder: “ Kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir.” Platon’un mağara benzetmesinden hareketle bunu şu şekilde tespit edebiliriz: “Işığa (ya da hakikate) bakmak cesaret isteyen bir davranıştır.”

 

Aristo diğer erdemler için de yaptığı gibi cesaret erdemini de iki aşırı uç nokta arasında bir orta yol olarak açıklar. Bu aşırı noktalar düşüncesizce bir atılganlık ve korkaklıktır. Aristo ayrıca medeni cesareti de kişinin kendi fikirlerini tavizsiz ve açıkça savunabilmesi olarak açıklar.

 

İfratı tehevvür yani zararlı bir atılganlık, tefriti ise korkaklık olan cesaret erdeminin insanlık tarihinde ilk ortaya çıkan erdem olma ihtimali yüksektir. Şöyle ki ilkel toplumlarda ön plana çıkan insan tipi gerek vahşi hayvanlara gerekse hem kendi hem ailesine karşı saldırılara mukavette üstün performans gösteren insanlardır. Bunların diğer insanlar arasında takdir görmeleri bu davranışın bir erdem olarak yüceltilmesine sebep olmuş olabilir.

 

MacIntyre iyinin ahlaki bir kavram olarak nasıl ortaya çıktığını araştırırken bunun Yunanca agathos kökünden gelmiş olabileceğini, bu kavramın da homerik bir soylunun rolüne uygun bir davranışı ifade etmek için ortaya çıktığını tespit eder. Şiddetin doğal sosyal hayatlarının bir parçası olduğu ilkel toplumlarda korkaklığın hem kendini hem ailesini alçaltmak olarak telakki edilmesi tahmin etmek zor değildir.

 

Günümüzde de geçerli bir durum olarak bedevi Araplara yapılacak en aşağılayıcı hakaret ona korkak olduğunu söylemektir. Onu en çok mutlu edecek iltifat ise onun çok cesur ve cömert olduğunu söylemek olacaktır.

 

Hz. Peygamber sadece bir kişi için şu cümleyi kurmuştur: “Eskilerden onu görmek istediğim kadar kimseyi görmek istemedim.” Bu kişi kendisine Arap Herkülü denilen cesaretiyle meşhur şair Antere’dir.

 

Kuran’ın pek çok ayetinde Müslümanlar için korkaklığın arzu edilen bir durum olmadığının vurgulandığını söyleyebiliriz. Nitekim Hz. Peygamber’in savaşta kahramanca dövüşüp öldürülen birinin arkasından onun bunu kendisine “çok cesur biri” denilmesini istediği için yaptığını söylemesi ve bunu tasvip etmemesi yapılan davranış her ne kadar bir erdem gibi görünse de bunda amacın (niyetin) ne kadar önemli olduğunu bize göstermektedir.

 

Hz. Peygamber’in ashabı pek çok defa onun cesaretini ve kahramanlığını dile getirmişlerdir. Bunlardan biri Huneyn savaşında bir ok yağmurunda ashabın kaçmaya başladığı bir esnada Peygamberimizin katırını ileri sürerek kaçanları belki utançla geri dönmeye mecbur bırakmış olduğudur. Başka bir olayda ise Medine’ye düşman saldırısı haberi üzerine herkesten önce çıkmış atının çıplak sırtında civarı kolaçan edip gelmiş ve düşman olmadığını ashabına haber vermiştir.