Benimle İletişime Geçin



Yazar arşivi omer

omer ileomer

kader

Kader kelimesi sözlükte ‘ölçü’ anlamına gelir. Kur’an’da “Biz her şeyi bir ölçüyle yarattık[1] buyrulur. Bu Allah’ın evrenle beraber yarattığı her şeye koymuş olduğu kanunlardır. Kur’an’da bunun adı ‘Sünnetullah’tır. Bunun değişmeyeceğini de yine Kur’an söylemektedir: “Allah’ın sünnetinde değişme bulamazsın.”[2]

Din literatüründe kader kelimesi Allah’ın her şeyi ezeli ilmiyle bilmesini ifade eder. “Yaratan bilmez mi?”[3] buyrulur. Allah bilir fakat biz Allah’ın ne bildiğini ve nasıl bildiğini bilemeyiz. Hiçbir şey o bilgi dışında olmaz. Yani hiçbir şey kader dışında olmaz.

Burada bir konuya değinmek gerekir ki toplumun bir kesiminin iddia ettiği gibi Hz. Peygamber kader konusunu tartışmayı yasaklamış değildir. Esasında o, ashabının yanına geldiğinde onları birbirlerinin kalbini kıracak şekilde tartışırlarken bulmuş ve neyi tartıştıklarını sormuştu. Onlar da kader diye cevap vermişler. Peygamberimiz de onları bu şekilde tartışmaktan men etmişti. Yani Hz. Nebi’nin yasakladığı şey kaderi tartışmak değil birbirinin kalbini kıracak şekilde tartışmaktı.

Biz bilmek için bilinen bir şeye ihtiyaç duyarken Allah bilmek için bilinmesi gereken bir şeye ihtiyaç duymaz. İbn Sina bu problemi “onun bilmesiyle yaratması aynı şeydir” diyerek aşmıştır. Esasında yaratıcı için içinde bir süreç barındıran zaman kavramı söz konusu değildir.

Şu iki olay İslam’da kaderin nasıl anlaşılması gerektiği hususunda önemlidir:

Hz. Ömer Kudüs’e giderken çölde bir köye uğramak istedi. Orada salgın olduğunu öğrenince de bundan vazgeçti. Hz. Ubeydullah: ‘Ey Ömer! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? dedi. Hz. Ömer bu sorudan dolayı ona esef etmiş ve ‘evet Allah’ın bir kaderinden başka bir kaderine kaçıyorum’ demişti.

Diğerinde ise Hz. Ömer’e bir hırsız getirdiler. Hz. Ömer ‘neden çaldın?’ diye sordu. Hırsız: ‘Allah’ın böyle taktir etti ben de çaldım’ dedi. Hz. Ömer buna önce 80 sopa vurdurdu, akabinde 40 sopa daha vurdurdu. Neden böyle yaptığını sorduklarında da ‘ilk sopayı hırsızlığının cezası olarak ikinciyi de Allah’a attığı iftiradan dolayı vurdurdum’ dedi.

Taktir böyleymiş diyerek sorumluğu Allah’a yüklemek Allah’ın verdiği aklı ve iradeyi inkar etmektir. Akıl insanda iyiyi kötüden; güzeli çirkinden; doğruyu yanlıştan ayıran yetidir. Allah’ın insana verdiği en büyük nimet olması hasebiyle ilk sorguya çekeceği nimet de akıldır. İrade ise yapacağı eylemi seçmesidir. İnsan bunlarla yaptığı şeylerden sorumlu bir varlık olur.

Şunu belirtmek gerekir ki: biz bir şeyi Allah bizim hakkımızda öyle bildiği için zorunlu olarak öyle yapıyor değiliz. Biz yapacağımız için Allah biliyor. Şu misal bunu biraz daha iyi açıklayabilir. Yere bıraktığımız fare bir sürü nesne arasında peynire gider. Fare biz onun peynire gideceğini bildiğimiz için peynire gitmez. O gideceği için biz biliriz.

Esasında Kızılderililerin şu sözü durumu en iyi anlatan sözdür:

“Kader çadırındaki kilimdir. İpini Tanrı verir, sen dokursun. İpi ve rengi Tanrı’dan deseni sendendir.”

Kaderin bizim elimizde olmayan bir kısmı vardır. Cinsiyetimiz, milliyetimiz gibi. Bunu bizim için seçen yaratıcıdır. Daha sonra yaşadığımız hayat ise bizim seçimlerimize bağlıdır.

 

[1] Kamer suresi 49.

[2] Ahzap suresi 62, Fetih suresi 23.

[3] Mülk suresi 14.

omer ileomer

Mezhepler Niçin Var?

Mezhep sözlükte yol anlamına gelip, dinde yorum farklarını ifade eder. Peygamber zamanında yoktu. Çünkü mezhep peygamberin sözlerinin de farklı yorumlanmasından kaynaklanır. Dolayısıyla karşılaşılan bir problem ona sorularak hallediliyordu.

 

Mezhepler niçin var:

 

-İlk defa ortaya çıkan sorunlara din çözüm üretsin diye var.

 

-Kanunlar yorumlanabilir ve çağlardan etkilenebilir olduğu için var.

 

-Dinin dinamik bir yönü olduğu için var.

 

-Herkesin anlayışı, seviyesi, karakteri, kültürü, fıtratı ayrı olduğu için var.

 

Bir mezhebe uyulmak zorunlu mu?

 

-Dinde sorunlara çözüm üretebilecek kadar ilgili ilim dallarına hakimsen mezhebe uymayabilirsin. Hatta uymamalısın. Ama böyle bir altyapın yoksa din adına çözüm üretme çabasına/çabalarına saygı duymak zorundasın.

 

Diyor ki: “Peygamber döneminde mezhep yoktu. Zaten Kur’an’da da yok. Mezhepler şart değil. vs”

Öteki de papağan gibi ezberlemiş “O zaman namazı nasıl kılıyorsun?” diyor, başka bir şey demiyor. Mezhep olmasa namaz kılınamayacakmış gibi.

 

Entelektüelliğe giden yolun sıklıkla, aykırılıkla kesiştiği düşünülen dönemlerin revaçta sorularından biri bu.

 

  1. Peygamber döneminde mezhep olmaz. Çünkü mezhep Peygamberin söz ve davranışlarının farklı yorumlarından ortaya çıkıyor. Onun döneminde niye mezhep olsun.
  2. Değişen dünya ve şartlarla ortaya çıkan yeni problemlere ayet ve hadisler yorumlanarak çözüm bulunmaya çalışılmış. Dolayısıyla mezhepler yeni durumlara dinde çözüm bulunsun diye var. Efendim “Kur’an yetmiyor mu?” Bul o zaman organ naklini Kur’an’da. Kur’an’ı ve onun mantığını yorumlamadan bu soruna cevap verilmez. Bu yoruma biz mezhep diyoruz. Sen istersen başka bir şey de. Efendim akla uygunsa Kur’an’a da uygundur. Aferim bak rasyonel bir mezhep (yol) buldun bile.
  3. Herkesin anlayışı aynı olmadığı için mezhepler var. “Kur’an yetmiyor mu” diyen arkadaşa hali hazırda 65 tane Türkçe meal ve değişik dillerde bir sürü tefsir olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Sadece Arapçası mı? Arapça kaç tefsir olduğunu biliyor musun? En azından müteşabih ayetler için hangi ayeti kime göre, nasıl anlayacağız? Kendi anlayışımız mı? O da bir mezhep olmasın sakın. Zira Mezhep anlayış farkından başka bir şey değildir.
  4. Kendi içinde işin ilmine vakıf olup tutarlı bir anlayış geliştirebiliyorsan kimse bir mezhebe uymak zorundasın demiyor ki.
omer ileomer

Ahmet Hilmi ve Pozitivizm

Pozitivizm, Fransız filozof August Comte’un ortaya attığı ve 19. yüzyılda Osmanlı’da aydın çevreleri en çok etkileyen ekollerden biridir.

Pozitivizme göre insan zihni tabiatın mahiyetini ve eşyanın hakikatini tanımak için kabiliyetli değildir. Zihnin ilimde hiçbir kurucu ve yapıcı rolü yoktur. Biz, pozitif olayların ve müşahede edilebilen fenomenlerin tespitine dayanan tecrübi, yani pozitif bilgiyi elde edebiliriz. Bu sebeple doğrudan doğruya deneyle sağlanamayan her bilgi, teolojik veya metafiziktir yani hayal mahsulüdür.[1]

Ahmet Hilmi pozitivizmi değerlendirmeden önce A. Comte hakkında bazı bilgiler verir. Comte’dan eşsiz bir dahi diye bahseden Ahmet Hilmi Onun hayatının maddi ve manevi  sefillik içinde geçtiğini söyler. Robin, Stuart Mill gibi filozofları Comte’ın öğrencisi sayar. Ona göre Comte bir süre beyin bozukluğu geçirmiş fakat daha sonra bundan kurtulmuştur. Tam olarak kurtulunca ‘Pozitif Felsefe Dersleri’ni yazmıştır. Ahmet Hilmi Onun böyle bir hastalık geçirmesine sebep olarak fikirlerinin başkalarının tarafından çalınıp kullanılması ve onun da bundan şikayet etmesi üzerine kendisine hasta denilmesini gösterir.[2]

Comte’a göre insan zekası ilk ve son sebebi idrak edemez. Yani insan, varlığın başlangıcını bilmekten aciz kaldığı gibi onun nasıl bir amacı olduğunu da bilemez. Yani Allah’ı idrak imkansızdır. Keza metafizik diye bir şey yoktur. Metafizikle ilgili konuların hiçbiri halledilememiştir. Comte’a göre ilmin gayesi evrendeki sebeplerle evreni izah etmektir.

Ahmet Hilmi, Comte’un iki görüşünün önemli olduğunu söyler. Birincisi üç hal kanunu diğeri de ilimlerin sınıflamasıdır.

Üç hal kanununa göre insan üç devre geçirmiştir. Teolojik safha yani itikat devresi, metafizik safha ve pozitif safha yani müspet ilimler safhası. İlk devrede insanlar olayları bir veya birkaç tanrının keyfine bağlı mucize ve garipliklerle izah ederlerdi ki Comte bu devreye insanlığın çocukluk devresi der. İkinci devrede insan tabiat olaylarını izah etmek için bir takım soyut sebepler ve manevi varlıklar geliştirmiş ve bunları varmış gibi kabul etmiştir. İnsan tabiatı zihnî bir çaba ile tecrübeye ihtiyaç duymadan anlama gayreti içine girmiştir. Bu devre metafizik devredir. Üçüncü devrede, olaylar arasındaki bağıntı ve münasebetin, her olaydan önce gelen ve onun sebebi demek olan olayın tecrübe ve tetkik sonucu keşfiyle yetinilmiştir ki buna müspet ilim veya pozitif felsefe devresi de denilir. Şu halde tecrübe sahasına girmeyen hiçbir şey ilim sahasına girmez.

Ahmet Hilmi bu bilgileri verdikten sonra “Comte bu bilgilerle yetinseydi ilme hizmet etmiş olurdu” der ne var ki ona göre Comte kendi çizdiği sınırlarda kendi de duramamış ve ömrünün sonlarında bir din icat etmiştir.[3]

Ahmet Hilmi, Comte’un üç hal kanunun tarih açısından genellikle doğru olduğunu fakat felsefe yönünden bu tasnifte bir kesinlik olmadığını söyler. Bu üç saha teoloji, metafizik ve ilim ayrı sahalar olduğundan birinin varlığı diğerini ortadan kaldırmaz. Nitekim hem ilim sahibi, hem filozof, hem de iman sahibi pek çok düşünür vardır.[4]

Comte’un diğer bir önemli görüşü ilimler sınıflamasıdır. Onun sınıflamasına göre matematik başta gelir. Yani insan önce matematiği tanzim etmiştir. Daha sonra ise sırasıyla astronomi, fizik, kimya, biyoloji https://www.cialissansordonnancefr24.com/ ve sosyoloji gelir.  Bu altı ilim esas ilimler olup her birinin kolları vardır. Ahmet Hilmi’ye göre bu tasnif itirazlara uğramışsa da tarih açısından doğrudur. Comte’a göre bu tasnif ilimlerin sırası olup her ilim bir basamak teşkil eder. İlk basamağı çıkmayınca ikinci basamağa geçilmez. Her basamak bir sonraki için bir ön olay ve bir etken sebep şeklini alır. Ahmet Hilmi bu tasnifin aslında evrim demek olduğunu söyler. yani matematik olmasaydı astronomi olmazdı; astronomi olmasaydı fizik olmazdı…

Ahmet Hilmi, Comte’un sadece ilimler sınıflaması fikrini bile başlı başına bir felsefî ekol oluşturacak kadar önemli olduğunu söyler. Ona göre Comte ilimler sahasından ilk prensipler meselesini çıkarmasaydı, bu ilimleri birleştirme fikrini Sonsuz Bir’e ulaştırırdı.

Ahmet Hilmi, Comte’un hayatında iki devreden bahseder. Birincisi objektif devre ki O bu devrede ilmin, ilk ve son sebep, mutlak varlık gibi konulara dair hiçbir şey söyleyemeyeceğini iddia etmiştir. İkinci devre ise subjektif devredir. Bu devrede Comte birdenbire daha önceki düşüncelerini çürütecek fikirler ortaya atmaya başlamıştır. Nitekim bir din lüzumuna inanmış ve kendisinin deyimiyle insanlığın çocukluk devrine ait basit bir putperestliğe meyletmiş ve ‘insanlık dini’ ya da ‘müspet din’ dediği bir din icat etmiştir.

Ahmet Hilmi Comte’un gerek hayatının gerekse fikirlerinin ibret alınmaya değer olduğunu söyler. Zira onun Tanrı’yı inkar ederken bir din icat etmesi, insanın bir takım samimi ihtiyaçlardan uzak kalamayacağını gösterir ki bu ihtiyaçların tümü Tanrı ve din fikridir.[5]

[1] Süleyman Hayri Bolay; a.g.e., Pozitivizm Maddesi, s. 214

[2] Ahmet Hilmi; Allah’ı İnkar Mümkün mü?, s. 42-43

[3] Ahmet Hilmi; Allah’ı İnkar Mümkün mü?, s. 45-47

[4] Ahmet Hilmi; Üss-i İslam, s. 5-6

[5] Ahmet Hilmi; Allah’ı İnkar Mümkün mü?, s. 47-48

omer ileomer

Taif Kuşatması (630)

  • Huneyn Gazvesi akabinde Taif Hz. Peygamber ve ashabı tarafından kuşatma altına alındı. Taif Mekke’nin 150 km güneydoğusundadır. Burası Sekif kabilesinin yurduydu ve sağlam bir kaleleri vardı. Taif üzüm bağları ve bahçeleriyle meşhurdur. Taifliler savaşmak için dışarı çıkmadılar. Hz. Nebi kaleyi düşürmek için o zamana kadar Araplar arasında görülmemiş savaş teknikleri kullanmıştır. Bunlardan biri mancınık idi. Bunu Peygamberimize Selman-ı Farisi’nin önerdiği rivayet edilmiştir. Diğeri Debbabe denilen, sığır derisinden yapılmış bir tür araba idi ki içine 7-8 kişi sığar ve korunarak ilerlerdi. Bunlarla kaleye yaklaştıklarında kaleden bunların üzerine kızgın demir atılıyor, demir deriyi delince içindekiler kaçmaya mecbur oluyordu. Kaçanlarda okların hedefi oluyordu. Bu şekilde birçok mücahit şehit olmuştu.

 

Bir aralık Peygamberimiz Taif’in bahçelerinin yakılmasını emretti. 10 yıl önce Zeyd ile taş yağmurundan bu bahçelerden birine sığınarak kurtulmuşlardı. Taifliler haber göndererek “Eğer bizi yenersen onlar zaten senin; yenemezsen onları bize Allah ve akrabalık hakkı için bırak” dediler. Peygamberimiz de bahçelere dokunulmasını yasakladı.

 

Muhasara bir ay sürmüş fakat netice alınamamıştı. Hz. Nebi kuşatmanın kaldırılmasını emredince bazı sahabelerin gönlü buna razı olmadı. Durumu gören Peygamberimiz “O zaman hazırlanın yarın kuvvetli bir saldırı yapalım.” dedi. Diğer sabah yapılan saldırı da Müslümanlar açısından olumsuz sonuçlandı. Verilen zayiatın çokluğu sebebiyle geri dönüş fikri bu sefer onları sevindirmişti. Onların geri dönüş için gayretlerine de Peygamberimiz gülmüştür.

 

Taifliler Tebük seferi dönüşü Medine’ye bir heyet gönderip İslam’ı kabul hususunda Peygamberimizle bir anlaşma yaptılar. Buna göre önceki istekleri reddedildikten sonra onlar kendilerinin cihat ve zekattan muaf tutulmaları şartıyla İslam’a girdiler. Peygamberimiz bunu kabul etmiş ve ashabına daha sonra bunların bu ikisini de kendi istekleriyle yapacağını umduğunu söylemiştir.

 

Kuşatmadan sonra Peygamberimiz Huneyn ganimetlerinin toplandığı Cirane denilen yere geldi. Peygamberimiz Havazin kabilesinin Müslüman olup gelmesini umduğundan ganimetin ve esirlerin dağıtılma işini geciktirmişti. Bu gecikme de 10 günü bulmuştu. Bir aralık mücahitlerden ganimet taksimini yapması için Hz. Peygamberin başına toplananlar oldu. Öyle ki bu esnada Cenab-ı Nebi bir ağaca sığınmak zorunda kaldı da ağaca takılan elbisesi yırtıldı.

 

Ganimetin beşte birini kendisi için alan Hz. Peygamber diğer malları taksim etti. Bu taksim muhacirler ve müellefe-i kulüb arasında yapılmış, ensara bir şey verilmemişti. Ensardan bazıları bu durum karşısında söylenmeye başladılar. Öyle ki “Peygamber kavmini buldu da bizi unuttu” diyenler oldu. Yine bazıları da “Peygamber savaşmak için bizi çağırıyor. Savaşan biziz; ganimeti alan onlar” demişlerdi. Bu sözler karşısında Peygamberimiz sinirlenmişti. Öfkesi yüz ifadesinden anlaşılıyordu.

Ensarı bir yerde toplayan Hz. Peygamber onlara bir konuşma yaptı:

 

Diğer bütün insanlar bir yöne ensar bir yöne gitse ben ensarı takip ederim. Eğer hicret olmasaydı ben de ensardan biri olurdum. Şimdi siz benim bazı kimselerin kalbini İslam’a ısındırmak için verdiğim ehemmiyetsiz bir dünyalık için mi böyle konuşuyorsunuz? İstemez misiniz dünyalık mallar onların olsun da Allah’ın Rasulü size kalsın

 

Ganimet taksiminden sonra Havazin Müslüman oldular ve Peygamberimize gelerek ganimetin kendilerine iadesini istediler. Peygamberimiz de artık ganimetin geri toplanmasının zor olduğunu söyleyerek ya esirleri ya da malları seçmelerini söylediler. Onları içlerinde kadınları ve çocukları olan esirleri seçince Peygamberimiz öğle namazında bu taleplerini kendisine cemaatin önünde iletmelerini söyledi. Namazdan sonra da kendisi kendi hissesini onlara iade ettiğini söyleyince diğer Müslümanlar da kendilerinde bulunan esirleri onlara geri verdiler.

 

Peygamberimiz burada bulunduğu bir sırada yanına yaşlı bir kadın getirildi. Bu kadın kendisinin Peygamberin sütkardeşi Şeyma olduğunu söylüyordu. Peygamberimiz ona bu iddiasını nasıl ispatlayacağını sordu. O da evlerini tarif ederek bahçesinde oyun oynadıklarını hatta bir keresinde Peygamberin kendisini boynundan ısırdığını söyledi.[1] Onun sütkardeşi olduğuna ikna olan Hz. Peygamber onu serbest bırakmış ve iki köle, iki deve, bir miktar da koyun vermişti. O da ailesinin yanına dönmüştü.

 

Peygamberimiz Cirane’de iken umre yapmış ve Zilhicce ayının başında Medine’ye dönmek için yola çıkmıştı. Mekke’den ayrılacağı sıra Attab b. Esîd’i Mekke’ye vali tayin etti. Attab bu sırada 20 yaşı civarındaydı. Hz. Peygamber Attab’a şöyle demişti:

 

Yâ Attâb! Seni kimlerin üzerine vali yaptığımı biliyor mu­sun? Seni Allah’ın halkına vali yaptım. Eğer onlara vali olarak senden daha hayırlı birisinin olduğunu bilseydim, o kimseyi onlara vali yapardım.”

 

Peygamberimiz Attab’a her gün için iki dirhem maaş vermişti. Attab’ın “Her gün iki dirhemle doymayan karnı Allah doyurmasın” dediği rivayet edilmiştir. Attab bu görevi ölene kadar sürdürmüştür. Yine Muaz b. Cebel de Mekke’de Kur’an öğretmesi için görevlendirildi.

[1] Şeyma’nın burada Hz. Nebi’ye çocukluk günlerini hatırlatırken kalbinin melekler tarafından yarıldığı iddia edilen olaydan bahsetmemmiş olmasını bu olayın sıhhati üzerindeki şüphelerden biri olarak değerlendirmek mümkündür. Zira bu onun boynunu ısırmasından çok daha önemli bir olay olması icap eder.

omer ileomer

Hz. Ömer’in Halet-i Ruhiyesini Bir Tahlil Denemesi

Uhud’da Enes b. Nadr savaş esnasında Ömer’i yere çökmüş bir halde gördü. Ömer elindeki kılıcını yere bırakmıştı. Enes neden savaşı bıraktığını sorunca o, Peygamberin öldürüldüğünü söyledi. Enes de “O öldüyse bizim de ölene kadar savaşmamız gerekmez mi?” diyerek Ömer’i yeniden savaşmaya teşvik etmişti.[1]

 

Bu olaydan yedi sene sonra emr-i Hak vaki olup Hz. Nebi vefat ettiğinde Ömer eline kılıcını almış ve “Kim Muhammet öldü derse başını vururum” demişti. Burada Peygamberin öldüğüne inanmak istemeyen Ömer’le Uhud’da ‘Peygamber öldü’ diye kılıcını bırakan Ömer’in iki farklı ruh halini nasıl izah edeceğiz?

 

Hz. Ömer’in hayatında tahlile muhtaç başka olaylar da var. Şöyle ki: Mekke döneminde hiç kimse Hz. Peygamberi mensup olduğu kabileden dolayı tek başına öldürmeye teşebbüs edememişken kaynaklar Ömer’in buna cesaret ettiğini yazar. [2]Aynı Ömer Hudeybiye’de Hz. Peygamber kendisini Mekke’ye elçi olarak göndermek isteyince, orada çok düşmanı olduğunu öne sürerek bu vazifeden affını istemiş ve bunun için Osman’ı önermişti. Bunu kabul eden Peygamber Mekke’ye Osman’ı elçi olarak göndermiştir.

 

Hz. Ömer Araplar arasında cesareti ve celaletiyle meşhurdur. Hz. Ebu Bekir’in vefat edeceği sırada ashaba Ömer’i sorması üzerine onların verdikleri cevaplar bir ikisi hariç Ömer’in çok sert biri olduğu yönündedir.[3] Hz. Nebi İslam’ın ilk yıllarındaki dualarında Allah’tan İslam’ı onunla güçlendirmesini istemiştir. O Müslüman olduktan sonra İslam açıkça tebliğ edilmeye başlanmış ve Müslümanlar açıkça Mescid-i Haram’da namaz kılmaya başlamışlardır. Onun iman etmesi Müslümanların izzetini artırmıştır. Bütün Müslümanlar gizlice ve gece hicret etmişken Ömer bunu gündüz, ilan ederek yapmıştır.

 

Hz. Ömer’in İslam’a giren 40. kişi olduğu yönündeki rivayetlere itibar edilemez. Ömer Habeşistan’a hicretten sonra Müslüman oldu. Habeşistan’a hicret edenlerin sayısı hakkında söylenilenlerin en azı 76 kişidir. Bunu Mekke’de kalanların 40. kişisi şeklinde yorumlamaya çalışanlar olmuştur ki böyle bir yorumu zorlamaya gerek yok. Ömer’in Müslüman olması önemli bir olaydır. Ne var ki bunu 40 sayısıyla ilişkilendirmeye çalışmak tarihin hakikatlerini görmezden gelmek olur.

 

Zehebi’nin bir senetle Cabir’e dayandırdığı rivayette Ömer bir gece Hz. Peygamber’e Mescid-i Haram’da rastlamış ve orada iman etmiştir.[4]

 

Hz. Nebi vefat ettiğinde yaşananları, Uhud’daki gibi bir kaos ortamına imkan vermek istemeyen Ömer’in toplumu bir teskin yöntemi olarak görebiliriz. Ömer bunu kendine has üslubuyla yapmıştır.

 

Yine rivayetlerde yer alan Hz. Ömer’in İslam’dan önce kızını öldürmüş olması hususunda ise Prof. Dr. Süleyman Ateş’in konuya yaklaşımı mantıklı görünüyor. Zira ona göre kızlarını diri diri gömen kabileler daha ziyade fakir ve ilkel kabilelerdi. Nitekim çocukların geçim darlığından öldürüldüğünü Kur’an teyit ediyor. Ömer gibi hem kabile hem de münferit olarak önde gelen birinin böyle bir şey yaptığı iddiası kabul edilebilir değildir. Ateş Hoca’ya göre bunun İslam’ın bir insanı nasıl değiştirdiğini göstermek için uydurulmuş olduğu açıktır.

[1] İbnü-l Esir, a.g.e., s.:154.

[2] Rivayetlere göre Ömer Hz. Nebi’yi öldürmek amacıyla yola çıkmışken yolda ona kız kardeşiyle eniştesinin Müslüman oldukları söylenmiş, o da önce onlara uğramış, evlerine geldiğinde önce onları dövdükten sonra okuduklarını getirmelerini istemiştir. Kız kardeşi onun pis olduğunu, gusletmeden onlara dokunamayacağını söylemiş Ömer de gusletmiş sonra Taha suresinin ilk ayetleri yazılı olan sayfayı okumaya başlamıştır. Ömer burada ayetlerden etkilenmiş ve iman etmeye karar vermiştir. Olayın sonradan kurgulandığını açıktır. Zira Ömer’in kız kardeşinin sözünü ettiği “Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz” ayetinin (Vakıa, 79) içinde bulunduğu (ki bize göre burada kastedilen de Levh-i Mahfuz’dur) Vakıa suresi Taha suresinden sonra nazil olmuştur. Burada şunu belirtmek gerekir: Muaviye’nin bir savaş hilesiyle yendiği Ali’nin hakkını savunduklarını iddia eden Şia hiçbir zaman Emeviler’e biat etmemiştir. Şia’nın iddiasına göre Ali’ye halifelik konusunda ilk haksızlığı yapan kişi Ömer’dir. Zira o, Peygamberin onun için yazacağı vasiyete engel olmuştur. Ayrıca şahsî güç ve itibarıyla Ebu Bekir’in halife seçilmesini sağlamıştır ki onlara göre bu şekilde Ali bertaraf edilmiştir. Bu durumda siyer yazıcılığını başlatan Emeviler için konuya faklı yaklaşmak bir siyaset gereği olabilir.

[3] Ebu Bekir bunlara karşı “halifelik sert olanı yumuşatır” demiştir.

[4] Ebû Bekr, îbni Ebî Şeyhe, Yahya b. Yala el-Eslemî, Abdullah b. Müemmel, Ebuz-Zübeyr isnadı ile Câbir (r.a.)tan şöyle dediğini rivayet eder:

Ömer’in İslama girişinin başlangıcını kendisi şöyle anlatıyor: “Kız kardeşime bir gece deve boduğu toslamıştı. Evden çıkıp parlak bir gece Kabe ile örtüsü arasına girdim. Nebi (s.a.v.) de gelip Kabe’deki Hıcr-ı İsmail’e girdi. Üzerinde küçük bir don vardı. Allah’ın dilediği kadar na­maz kıldı ve geri döndü. O anda benzerini hiç duymadığım bir şey işit­tim. Peygamber (s.a.v.) Kabe’den çıktı, bende peşine takıldım. Bunun üzerine “Kim o?” buyurdu. “Ömer’dir” dedim. O da “Ey Ömer! Beni gündüz de gece de rahat bırakmıyorsun” deyince ben bana beddua eder diye korkup hemen “Eşhedu enlâ ilahe illallah ve enneke Rasülullah” dedim. Nebi (s.a.v.) de “Ey Ömer Müslüman olduğunu gizle” buyurdu. Bunun üzerine bende “Seni hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki olmaz. Şirki alenen yaptığım gibi İslam’a girişimi de öyle alenen yapacağım” dedim. (Zehebi, a.g.e., Es-Siretün-Nebeviyye, s.:173.)

 

omer ileomer

Hz. Muhammet’in Gündelik Yaşamı

Hz. Peygamber sabah namazı vakti ashabına mescitte namazı kıldırdıktan sonra bir süre ashabıyla otururdu. Genelde güneşin yükselmeye başladığı vakte kadar devam eden bu sürede ashabının soruları ve sorunları ele alınır, bazen rüya tabiri yapılır, bazen de toplumsal konulara değinilirdi. Sonra bir şeyler yemek  için evine gelir, yiyecek varsa ailesiyle beraber yer yoksa oruca niyet ederdi.

 

Öğle vakti namazdan önce bir süre uyumak adetiydi. Buna kaylule denilir. Namazdan sonra toplumsal işlerle ilgilenirdi. İkindi ile akşam arasını önemli bir olay  olmadığı  taktirde ailesiyle geçirir ve yemeğini yerdi. Akşam namazı sonrasını da ashabıyla sohbetle geçirirdi. Yatsıdan sonra da gecenin bir kısmında ibadetle meşgul olurdu.

 

Gece ya da gündüz vahiy gelse hemen ashabından okuma yazma bilenleri çağırır ve ayetleri yazdırırdı. Hz. Peygamberin yanında sürekli okuma yazma bilen ashabı vardı. Gece de mescidin yanındaki odalarda kalan Ashab-ı Suffa vardı. Gece gelen ayetleri onlardan birini çağırarak yazdırırdı.

 

Hz. Peygamberim sağ eline taktığı gümüş bir yüzüğü vardı. (Bu mühür olarak kullandığı yüzüktür.) Kılıcının kabzası da gümüştü. Sığır derisinden, tüysüz ve iki tasmalı bir çift ayakkabı kullandığı rivayet edilmiştir. Ayak parmaklarını iki kat olan bu tasmalardan geçirirdi. Hz. Peygamberin hizmetçilerinden Enes b. Malik’e dayandırılan bir rivayette onun orta boyda bir bardağı vardı. Çatlamış olduğundan bu bardağı gümüş bir telle sarmıştı. Sarığı genelde beyaz olup Mekke’nin fethi günü başında siyah bir sarık vardı. Hırkalarından bazılarını ise hediye etmişti. Bunlardan, bir emanname ile Eyle halkına hediye ettiği hırkayı Abbasilerin ilk halifesi Seffah 300 dinarı satın almış ve Hz. Peygamberin asasıyla beraber bayram günlerinde onları kullanmıştır. Onun asalarından birinin adı Memşuk idi. Sedad adlı bir yayı ile onun Cem adında bir okluğu vardı. Zatü-l Füdul denilen zırhı da tunç işlemeli idi. Sağa adlı bir mızrağı ve Zakn denilen bir de kalkanı vardı.[1]

 

Hz. Nebi içinde doğup büyüdüğü toplumun kültürüyle yaşamıştır ve hakkında vahiy olmayan hususlarda ona göre hareket etmiştir. Ona yapılan çok eleştirilerden biri yapmış olduğu evliliklerdir. Arap toplumu ataerkil ve çok eşliliği yadırgamayan bir toplumdu. Tarihte olaylar meydana geldikleri çağdan başka bir çağın gözüyle değerlendirilince anlaşılmakta güçlük çekilebilir. O zamanın toplumuna göre gayet normal olan husus başka bir topluma ve çağa garip gelebilir. Bu şimdiki zaman için de geçerlidir. Hz. Nebi’nin Aişe ile yaptığı evliliğe de bu gözle bakılmalıdır. O dönemde hiçbir müşrik ya da ehl-i kitaptan bir Yahudi veya bir başkası bunu kınamamış veya yadırgamamıştır. Diğer yandan o dönemde benzer birçok evliliklerin olduğu da kaynaklarda mevcuttur.

 

Hz. Peygamber kendisinden bir şey istendiği zaman hayır demezdi. Ashabı onun çok sevinçli anlarına da, çok üzgün anlarına da şahitlik etti. Keza çok sinirlendiği hatta bundan dolayı yüzündeki damarlarının belirgin bir şekilde ortaya çıktığı anları da gördüler. O her zaman ashabının içinde, onların acılarını da mutluluklarını da paylaşmıştır. Onlarla şakalaşmış, küçük çocuklarını omzunda gezdirmiştir. Yine ashabının ifadesiyle top yekun bir tehlike anında onu önlemek için hep en önde olmuş, yeri gelmiş ashabı onun arkasına sığınmak zorunda kalmıştı ki bu Hz. Ali’nin Uhud’u anlatırken kullandığı bir ifadedir. Huneyn’de ashabı sağa sola kaçışırken atıyla ileri atılarak onları cesaretlendirmiş ve savaşın gidişatını tersine çevirmiştir.

[1] İbn Kesir, a.g.e. s.: 582-592.

omer ileomer

19 ve katları

Kur’an’ın iç düzeninde 19 sayısıyla ilgili bir mucize olduğunu düşünenlerin sayısı az değildir. Buna esasında ayetin mevzusu başka olmakla birlikte “Onun üzerinde 19 vardır.[1] ayetini delil getirirler. Ayrıca bunun Kur’an’a konulmuş bir şifre olduğunu ve onu bozulma gibi durumlardan koruduğunu ileri sürerler. Ayetlerle ya da bütün olarak Kur’an’la ilgili bulunan sayı değerlerinin 19’a kalansız bölünmemesi bunun ispatı olarak değerlendiriliyor.

Öncelikle esasında bulunan herhangi bir sayı 1’e (ve kendisine de) kalansız bölünür. Şu halde ayrıntılara girmeden, Kur’an’da böyle bir şifre için 19’dan önce 1’in seçilmesi daha mantıklı olur. Üstelik 1 sayısı Kur’an’da da geçiyor: “De ki: o Allah birdir.”[2] Mesela Kur’an’da 114 sure var ve bu 19’un katıdır. Bu doğru fakat 114 aynı zamanda 1’in de katıdır. Benzeri misaller çoğaltılabilir.

Aynı şekilde Kur’an’da bu hesapla bulunan herhangi bir sayı da % 50 çift bir sayı olacaktır. Yani 2’nin katı.

Kur’an İslamî geleneğin kabul ettiği farklı kıraatlar üzere okunur. Buna göre bir örnek olmak üzere Bakara Suresinin 14. ayetindeki bir kelime kıratlar tarafından iki farklı şekilde okunur. Bir okunuşu ‘müstehziun’, diğer bir okunuşu ‘müstehzûn’dur. Bu kelime Ebu Cafer’in okuduğu ikinci şekilde okunursa Bakara Suresindeki elif sayısı artmış olacak. Bu da ‘Bakara Suresindeki elif harflerinin toplamı 19’un katıdır’ tezine aykırı olacaktır. Fakat 19 sisteminde bunun çözümü basittir: sisteme uymuyorsa uydurulmuştur. Buna göre bütün bir gelenek de tamamıyla uydurma rivayetlerden oluşur. Geleneği topyekun reddetmek de esasında kendini reddetmek olacaktır. Zira Kur’an bize bu gelenekle ulaşmıştır.

Surelerin başında bulunan besmeleler bazı mezhepler tarafından ayet kabul edilir, bazıları tarafından ayet kabul edilmez. Bu durum 19 sisteminde bazı sıkıntılar doğurur ve durum 19 sistemini doğru çıkaracak şekilde tashih edilir. Mezhep mi? Sistem ona da çözüm bulmuştur: yok öyle bir şey. Ne mezhebi? Ama kabul ettiğimiz durum da (yani biri hariç surelerin başındaki besmelelerin ayet sayılmaması durumu da) bir mezhebe ait görüştür. Gelenek reddediliyorsa o neden kabul ediliyor?

Allah’ın Kur’an’ı 14 asır sonra korumak için böyle bir şifreye ihtiyaç duymasının bir açıklaması olarak Kur’an’a Hz. Peygamberin arkadaşlarının sonradan iki ayet ilave etmiş oldukları iddiası gösterilir. O zaman Allah bunu düzeltmek için neden 14 asır bekledi. Teknoloji mi? Allah teknolojinin gelişmesini daha önce de murad edemez miydi?

İlgili ayetler Tevbe Suresi’nin son iki ayetidir.[3] Bunların Kur’an’daki 19 sistemini bozduğu için Kur’an’a şüpheli bir şekilde sonradan yazıldığı iddiası Kur’an’ı 19’a uydurmaya çalışma çabasıdır.

İddia şöyledir: Kur’an’da Rahim ve Allah kelimeleri eğer bu iki ayet olmazsa 19’un katı kadar geçecek. Bu iki kelimenin Kur’an’da 19’un katı kadar geçmesi gerekiyor diye bir kural mı var? Kur’an’da Allah’ın isim ve sıfatları 400 civarındaymış. (bu neden 19’un katı kadar değil) Bunlardan 4’er tanesi eğer bu iki ayet olmasa simetrik olarak aynı sayılarda geçiyormuş. (bu arada neden 19 ya da katı değil de 4 diye de soralım) Bunların simetrik olarak aynı sayılarda geçme zorunluluğu mu var?

19, Allah’ın kitabını bir kalıba sokma çabasıdır. Kur’an’ı koruyan onun anlamı değil midir?

[1] Müddessir Suresi 30.

[2] İhlas Suresi 1.

[3] 128. Andolsun, size içinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkın­tıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur. 129. Buna rağmen yüz çevirirlerse de ki: Allah bana ye­ter, O’ndan başka tanrı yoktur, ben yalnız O’na güvenip dayanırım; O, bü­yük arşın sahibidir.

omer ileomer

Peygamberimize Yapılan Suikast Girişimleri

Peygamberimiz gerek birçok ithama maruz kaldığı Mekke döneminde gerekse özellikle bir siyasi figür olarak Medine döneminde pek çok suikast girişimine uğramıştır. Bunları kısaca şu şekilde özetleyebiliriz:

Rivayetlerin bazı farklı versiyonları olmakla beraber Ebu Cehil bir defasında Peygamberimiz Mescid-i Haram’da namaz kılarken onun kafasına taşla vurmak istemiş fakat onu görememiş, başka bir rivayette aynı amaçla yerden bir taş alan Velid b. Muğire önünde büyük vahşi bir deve görmüş, başka bir rivayette bir aslan görünmüş neticede bunlar amaçlarına ulaşamamışlar. Peygamberimiz Kureyş kabilesinden olması dolayısıyla hiç olmazsa Mekke döneminde bu ve benzeri rivayetlerin gerçeği yansıtmadığını düşünüyoruz.

Hz. Ömer İslam Tarihinde meşhur olan hadiseye göre Daru-n Nedve’de yapılan bir görüşme sonrasında onu öldürmek amacıyla yola çıkmış, yolda fikrini değiştirerek Peygamberimizin yanına gelip Müslüman olmuştur. Bu olayın birçok bakımdan uydurma olduğu açıktır. (Hz. Ömer bir gece Mescid-i Haram’da iman etmiş, Peygamberimiz onun Müslüman olduğunu bir süre gizlemesini istemiştir.) Rivayetler Hz. Ömer’in 40. Müslüman olduğunu söyler ki Ömer bisetin 6. yılında Habeşistan’a hicretten sonra Müslüman olmuştur. Habeşistan’a hicret edenlerin sayısı en az 76’dır.

Hicret etmeden faklı kabilelerden gençler bir araya gelerek onu evinde öldürmek istemiş ve evinin etrafını sarmışlardı. (Bu bir tek kişinin bu olayın sorumluluğunu üstlenmek istememesinden dolayıdır. Zira Kureyş kabilesi o dönem Arabistan’ın en güçlü kabilesidir.) Peygamberimiz bunların arasından haberleri olmadan gece çıkıp gitmiştir. Eve girdiklerinde evde yatakta Hz. Ali’yi bulmuşlardır.

Hicrette Peygamberimiz Medine’ye girmeden yaklaşık iki hafta Kuba denilen bir yerde kalmış ve burada bir mescit yapmıştı. Medine’ye hemen girmek istememesi de muhtemelen bir suikast ihbarı almış olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim Medine’ye ilk geldiği gece bazı yerlere silahlı nöbetçiler yerleştirmiş ve gece boyu da uyumamıştı.

Peygamberimizle arkadaşları Medine’nin dışında bir Yahudi mahallesinde bir evin duvarının gölgesinde oturduğu sırada Yahudiler Amr b. Cihaş adlı birini evin damına çıkararak Peygamberin üzerine büyük bir taş atmak suretiyle onu öldürmek istemişlerdi. Hz. Peygamber duruma vakıf olunca yanındakilerle beraber hemen Medine’ye dönmüştür.
Bazı kaynaklarda Hz. Nebi’nin bu suikasttan vahyin kendisini haberdar etmesiyle kurtulduğu söylenir. Fakat Peygamberimizin bu suikasttan Nadir oğullarından bir kadının bir sahabeye haber vermesiyle, sahabenin de durumu Peygamberimize bildirmesiyle kurtulmuştur. (Zehebi bunu ‘semadan gelen haberci’ diye yazar. Peygamberlerin fetanet yani akıllı ve zeki olmak sıfatları vardır. Her hareketin arkasında vahyin sevkini aramak kanaatimizce bu sıfatı tam manasıyla anlamamaktır. Cenab-ı Nebi etrafındaki şüpheli hareketlerden kendisine bir suikast yapılacağını neden sezmiş olmasın? Aksi taktirde semadan gelen habercinin neden Uhud gibi bir faciada bunu da haber vermediğini sorgulamak gerekir.)

Birkaç defa da zehirlenmeye çalışılan Peygamberimiz bu teşebbüslerden de kurtulmuştur. Mamafih vefat ettiği hastalığında Hz. Aişe’ye bunun Hayber’de yediği zehirli bir etten kaynaklandığını söylediği bir rivayet bulunmaktadır. Bazıları bundan dolayı Peygamberimizin şehit olduğunu ileri sürerler.

omer ileomer

Dünya Düz mü?

Dünya’nın düz olduğu iddiası esasında yeni değil, bir sanı olarak çok eski çağlara dayanıyor. Son zamanlarda bu iddia daha organize bir şekilde gündeme getirilmiş ve dünyanın düz olduğunun aslında sistemli bir şekilde gizlendiği komplo teorisine dönüşmüş. Artık, insanların dünyanın yuvarlak olduğunu sanması kimin, neden işine geliyorsa? İnternet ortamında bunu ispatlamaya çalışan birçok videoya ulaşmak zor değil. Daire şeklinde düz olan dünyanın etrafında Antarktika buzulları varmış, tam ortada da kuzey kutbu bulunmaktaymış. Aslında güneş de öyle çok büyük ve çok uzakta değilmiş.

 

Bu iddiayı Kur’an’la desteklemeye çalışanların da geçmişte ve günümüzde var oldukları biliniyor. Birer örnek olarak geçmişte Suyuti’nin günümüzde İbn Baz’ın “bilimin ne dediği beni bağlamaz dünya Kur’an’a göre düzdür” şeklinde yazıları ve açıklamaları var.

 

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki Kur’an bir coğrafya kitabı değildir. Dünyanın düz mü yuvarlak mı olduğu onda niye yer alsın? (bu arada dünyanın yuvarlak olduğunu da Kur’an’a göre ispatlamaya çalışanların olduğu zikretmek gerekiyor) Diyorlar ki: “Efendim kitapta kuru ve yaş ne varsa her şey yazılmış. Kur’an öyle diyor.” Kur’an’ın orada her şey var dediği kitap Levh-i Mahfuz’dur. Kur’an’ın kendisi değildir.

 

Annen yemek yaparken “Kur’an’a bir baksana turşuyu nasıl yapacağız” diye soruyor mu? Sormuyor. Çünkü annen akıllı kadın. Kur’an’ın bir yemek kitabı olmadığını biliyor.

 

Kur’an kişisel ve toplumsal yaşam için bir ilkeler kitabıdır. Bilimin hakikatlerini insanlar tespit eder. Kur’an bir coğrafya atlası değildir.

 

Konumuza dönecek hakikati bulmada bilimin yöntemi şudur. tez ortaya atılır, doğrulanmaya ya da yanlışlanmaya çalışılır. Önyargısız değerlendirmelerle çıkan sonuçlara göre yol alınır. Hakikati akıl bulur. Biz düz dünya teorisinin aksayan taraflarından bazılarını burada belirtmeye çalışacağız.

 

Düz dünya teorisi ay tutulmasını açıklayamaz. Böyle bir senaryoda ay ile güneş arasına dünyanın girmesi mümkün değil. Ay da güneş gibi dünyanın üzerinde, güneşten daha yakındır.

 

Düz dünya teorinde gece de güneşin teleskopa görülebilmesi gerekiyor. Düz dünyacılar bunu ispatlayabilmiş değiller. Kaldı ki böyle bir modelde gece tamamen karanlık olması imkansız.

 

Düzcülere göre teleskopla dünyanın her yeri görülebiliyor olmalı. Görülemediği ispatlandı.

 

Yerin alt katmanlarında mağma denilen ateşin olduğunu yanardağlardan biliyoruz. Düzcülere göre yerin alt kısmından bunun nasıl durduğu ve öbür tarafta ne olduğu bir muammadır.

 

Yer çekimi mi? o da kutuplarda ve ekvatorda farklı. Aynı cisim kutupta ve ekvatorda farklı ağırlıkta geliyor. Çünkü kutuplar daha basık. Düz mantıkta aynı olması lazım değil mi?

 

Hayali ekvator çizgisinin hemen güneyinde dibi delinmiş bir kovaya konulan su soldan sağa doğru dönerek boşalırken 50 metre ilerisinde ekvatorun hemen kuzeyindeki kovadaki su tam tersi yönde dönerek boşalıyor. Düzcüler için bu da bir muammadır.

Bu iddiarın, 2041 yılına kadar 12 ülkenin bir anlaşmayla Antarktikanın içlerine her türlü girişi yasaklamış olmasından dolayı bir komplo teorisine dönüşmüş olduğu anlaşılıyor. Belki ilerde orada ne olduğunu öğrenebiliriz.

 

omer ileomer

Peygamberimizin Gördüğü Şehirler

  • Peygamberimiz gerek İslam’dan önce başarılı bir tüccar olarak gerekse İslam’dan sonra hem tebliğ için hem de tehditler dolayısıyla askeri amaçlı birçok şehre gitmiştir. Bunlardan önemli olduğunu düşündüklerimizi ( Mekke ve Medine’yi meşhur olmalarından dolayı belirtmedik ) şu şekilde sıraladık:

 

Busra: Bugün Suriye Ürdün sınırında bulunan bu şehre Peygamberimiz önce henüz 11-12 yaşlarında iken amcasıyla gelmiştir. Daha sonra gençliğinde buraya Hatice’nin bir kervanını da getirmişti. İlk gelişi İslam tarihinin meşhur hadiselerinden biri olarak ve olaya bazı eklemeler yapıldığı çok açık bir şekilde hemen her kaynakta zikredilmiştir. Bir örnek olarak Bahira adlı bir rahibin burada Peygamberimizin amcası Ebu Talib’i Şam’a gitmekten vazgeçirdiği rivayet edilir ki o dönemde Şam o bölgenin genel adıdır. Yani onlar zaten Şam topraklarındadır. Bugünkü Şam şehrinin tarihte adı Dımeşk’tir. İkinci bir husus ise cahiliye Arapları Şam topraklarında ticaret amacıyla iki şehre geliyorlardı: Biri Busra diğeri Ezriat’tır. Yani Dımeşk Arapların ticaret amacıyla gittiği bir şehir değildi.

 

Ezriat: Peygamberimizin Şam topraklarına ticaret amacıyla yaptığı diğer seyahatinde gördüğü bir şehirdir.

 

Yemame: Burada Hacer panayırı kurulurdu. Orta Arabistan’da bulunan bu şehre peygamberimiz genç bir tüccarken gelmişti.

 

Hasâ: Bugün Bahreyn’de kalan bu şehirde Muşakkar panayırı kurulurdu. Peygamberimizin buraya diğer tüccarlarla geldiğini Ahmet b. Hanbel nakletmiştir.

 

Suhar ve Deba: Muşakkar panayırını takip eden günlerde peşpeşe bu iki şehirde de panayır kurulurdu. Bunlar Arabistan’ın güneyinde Yemen’e yakın şehirlerdir. Muşakkar’a gelen tüccarlar buralara da uğrar sonra Mekke’ye dönerlerdi.

 

Dumetül Cendel: Şam yolu üzerinde bulunan bu şehir Petra antik kentinin 400 km doğusunda bulunur.

 

Mecenne: Mekke’ye 17 km uzaklıkta bulunan şehre Peygamberimiz önceleri ticaret amacıyla gelmiş İslam’dan sonra da defalarca tebliğ amacıyla gelmiştir.

 

Hayber: Burada Natat panayırı kurulurdu. Peygamberimiz buraya ticari amaçla gençliğinde⌊ gelmişti. Mekke’nin fethinden sonra da halkının çoğunluğu Yahudi olan bu şehir peygamberimizin bizzat idare ve sevk ettiği bir ordu tarafından kuşatılmış ve fethedilmiştir.

 

Hubaşe ve Curaş: Hubaşe, Yemen yolu üzerinde Barık vadisinde bulunur. Curaş ise daha güneyde Aden’e yakın bir yerdedir. Peygamberimiz buraya gençliğinde Amcaları Zübeyr ve Abbas’la gelmişti.

 

Kudüs: İslam tarihinde İsra ve Miraç hadisesi olarak bilinen meşhur olayda rivayetler peygamberimizin buraya mucizevi bir şekilde geldiğinde hemfikirdir. Gençliğindeki ticari seyahatlerinde buraya uğradığına dair bir bilgi yoktur. Burada farklı bir görüş olarak M. Hamidullah’ın fikirlerine değinmek gerekir. O esasında Kur’an’da da zikredilen İsra olayında Peygamberimizin geldiği Mescid-i Aksa’nın (en uzak mescit anlamına gelir) Kudüs’teki Mescid-i Aksa değil de semavi başka bir mescit olma ihtimali olduğunu söyler. Zira Peygamberimiz döneminde Kudüs’te böyle bir mescit olmadığını söyler. Bu Mescit Emeviler döneminde yapılmıştı. Yine ona göre Arapların Kudüs’te bulunan Süleyman mabedinin kalıntılarına (Mescid-i Aksa olduğu düşünülen yer) bu ismi verdikleri yönünde bir rivayet bulunmamaktadır.

 

Taif: Peygamberimiz buraya birkaç defa gelmişti. Mekke’ye 150 km güney doğuda bulunur. Boykot yıllarında buraya tebliğ için gelişinde başına gelenleri (Zeyd’le taşlanarak şehirden çıkarılmışlardı) hayatı boyunca başına gelen en kötü şey olarak nitelemiştir. Mekke’nin fethinden sonra şehir iki ay kuşatılmış fakat alınamamıştır. Şehir halkı bir yıl sonra yapılan bir anlaşmayla İslam’a girmiştir.

 

Huneyn: Mekke’nin fethinden sonra Peygamberimizin idare ettiği bir orduyla fethedilmiştir.

 

M. Hamidullah, Peygamberimizin Necaşi’ye yazdığı mektuplarda kullandığı Habeşce kelimelerden hareketle ticari amaçlı Habeşistan’a da gitmiş olabileceğini de söylemektedir ki elimizde bunu destekleyecek bir rivayet yoktur. Bunları Mekke’ye bulunan (Bilal gibi) Habeş asıllı kölelerden öğrenmiş olması muhtemeldir.