Benimle İletişime Geçin

Yazar arşivi omer

omer ileomer

cesaret erdemi

 

İslam ahlak felsefesinde ele alınan temel erdemlerden biri olan cesaret insanda mutedil hareketlerin ortaya çıkmasına sebep olan kuvvet olarak tanımlanır. Kindi buna necdet der. Tûsî bunu yırtıcı nefsin hareketi dengede olduğu zaman ortaya çıkan hilm erdemi ve buna bağlı olarak yiğitlikle ifade eder. Kınalızade ise cesareti yiğitlik erdeminin bir alt erdemi olarak zikretmiştir.

 

Bu erdem ameli olarak hakkın ve iyinin savunulması anlamında eylemlerde olabileceği gibi hakikati kabul ve teslimde nazari olarak da bulunabilir. Zira hatayı kabul etmek çoğu zaman cesaret isteyen bir davranıştır. Carl Jung bunu şöyle ifade eder: “ Kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir.” Platon’un mağara benzetmesinden hareketle bunu şu şekilde tespit edebiliriz: “Işığa (ya da hakikate) bakmak cesaret isteyen bir davranıştır.”

 

Aristo diğer erdemler için de yaptığı gibi cesaret erdemini de iki aşırı uç nokta arasında bir orta yol olarak açıklar. Bu aşırı noktalar düşüncesizce bir atılganlık ve korkaklıktır. Aristo ayrıca medeni cesareti de kişinin kendi fikirlerini tavizsiz ve açıkça savunabilmesi olarak açıklar.

 

İfratı tehevvür yani zararlı bir atılganlık, tefriti ise korkaklık olan cesaret erdeminin insanlık tarihinde ilk ortaya çıkan erdem olma ihtimali yüksektir. Şöyle ki ilkel toplumlarda ön plana çıkan insan tipi gerek vahşi hayvanlara gerekse hem kendi hem ailesine karşı saldırılara mukavette üstün performans gösteren insanlardır. Bunların diğer insanlar arasında takdir görmeleri bu davranışın bir erdem olarak yüceltilmesine sebep olmuş olabilir.

 

MacIntyre iyinin ahlaki bir kavram olarak nasıl ortaya çıktığını araştırırken bunun Yunanca agathos kökünden gelmiş olabileceğini, bu kavramın da homerik bir soylunun rolüne uygun bir davranışı ifade etmek için ortaya çıktığını tespit eder. Şiddetin doğal sosyal hayatlarının bir parçası olduğu ilkel toplumlarda korkaklığın hem kendini hem ailesini alçaltmak olarak telakki edilmesi tahmin etmek zor değildir.

 

Günümüzde de geçerli bir durum olarak bedevi Araplara yapılacak en aşağılayıcı hakaret ona korkak olduğunu söylemektir. Onu en çok mutlu edecek iltifat ise onun çok cesur ve cömert olduğunu söylemek olacaktır.

 

Hz. Peygamber sadece bir kişi için şu cümleyi kurmuştur: “Eskilerden onu görmek istediğim kadar kimseyi görmek istemedim.” Bu kişi kendisine Arap Herkülü denilen cesaretiyle meşhur şair Antere’dir.

 

Kuran’ın pek çok ayetinde Müslümanlar için korkaklığın arzu edilen bir durum olmadığının vurgulandığını söyleyebiliriz. Nitekim Hz. Peygamber’in savaşta kahramanca dövüşüp öldürülen birinin arkasından onun bunu kendisine “çok cesur biri” denilmesini istediği için yaptığını söylemesi ve bunu tasvip etmemesi yapılan davranış her ne kadar bir erdem gibi görünse de bunda amacın (niyetin) ne kadar önemli olduğunu bize göstermektedir.

 

Hz. Peygamber’in ashabı pek çok defa onun cesaretini ve kahramanlığını dile getirmişlerdir. Bunlardan biri Huneyn savaşında bir ok yağmurunda ashabın kaçmaya başladığı bir esnada Peygamberimizin katırını ileri sürerek kaçanları belki utançla geri dönmeye mecbur bırakmış olduğudur. Başka bir olayda ise Medine’ye düşman saldırısı haberi üzerine herkesten önce çıkmış atının çıplak sırtında civarı kolaçan edip gelmiş ve düşman olmadığını ashabına haber vermiştir.

omer ileomer

Adalet

 

Arapça عدل kökünden hak, dürüstlük, doğruluk insaf gibi anlamlara gelir. Çoğulu uduldür. Gerek toplumsal anlamda hukuku ve devleti yücelten bir ilke olarak gerekse ahlak felsefesinde en önemli erdem olarak değerlendirilmiştir.

Adaletin anlamlarından biri de denk ve dengedir. Bu anlamda olan muadil kelimesi de aynı kökten gelir. Tanrı mutlak adilse bu adalet onun yaratmasına yansımış olmalı. Bu kavramın zıddı zulümdür. Tanrı defalarca vurguladığı gibi zalim değildir. Zira zulüm bir noksanlık sıfatıdır, adaletin yokluğudur. Tanrının adaletini onun “Onda asla değişme bulamazsınız.” dediği sünnetinde aramak lazım. Adalet tabiat ve toplum için önce kanunların olması sonra da bunların herkes ve herşey için eşit olması demek. Descartes tabiat kanunlarının sabitliğinin Allah’ın iradesinin değişmezliğinden geldiğini söylemektedir. Dolayısıyla adalet bir vechesiyle sünnetullahta gizlidir. Meseleye yine bu vecheden bakılırsa denilebilir ki yaratanın evrene müdahelesi de onun mutlak adilliğiyle çelişecektir. Tanrı yarattığı evrene müdahele etme ihtiyacı hissediyorsa yaratmada aksayan bir taraf var demektir. O halde Tanrı evrene ya her an müdahale edecek veya bizim bir çok sebepten dolayı hiç de inanmayı arzu etmediğimiz şekliyle ilk yaratmadan sonra artık hiç müdahele etmeyecektir.

İslam’ın öngördüğü ileri sürülebilecek kozmoloji düşüncelerinden hiçbirinde birçok din ve mitolojide olduğu gibi yaratmanın temelinde bir iyi-kötü mücadelesi olduğu söylenemez. İslam’da mutlak iyi olan Tanrıyla kötülüğün kendisiyle sembolize edildiği şeytan arasında bir mücadele yoktur. Öyle olsaydı kötünün iyinin belirlediği kurallarla mücadele etmek zorunda olduğu durumun adalet cihetinden izahı bir takım sorunlar ortaya çıkaracaktı.

Kuran’ın bütün mücadelesi adalet kavramına indirgenebilir. Bu imanda ve amelde adalettir. Amele ahlak ve hukuku da dahil edeceğiz. Önce insanın kendinde, bedeninde ve ruhunda sonra toplumda adalet. Bedene zulmetmek yasaklanmıştır. Uykusuzluğa direnmek göze zulümdür. Mutlak adil olan yaratana, günahını (ya da zulmünü) itirafla “Ben kendime zulmettim. Onun için beni bağışla.” dedi Adem.

Ruha da zulmetmek yasaklanmıştır. Yani bilgiye ve imana. “Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor.” demesi emredilen Peygamber imanda tevhidi göstermişti. İbn Miskeveyh’in tespitiyle imanda adaleti. Bilginin adaleti ise ilahi vahyin ısrarla üzerinde durduğu hikmette gizli. Mutlak adil olan aynı zamanda mutlak hakîm olmalı.

Ötekine zulmetmek de yasaklanmıştır. Yani hakedene hakkını vermemek. Hz. Peygamber: “Mazlum’un duasından sakının.” dedi. Demek ki onun duası mutlak adil olanın nezdinde daha makbul. Ömer devleti ayakta tutan yegane ilke olarak mülkün temeline adaleti koydu.

İsa Roma valisi Pilatos’un huzuruna getirildiğinde ona sadece adalete şahitlik etmek için dünyaya geldiğini söylemişti. Platon sadece adil insanın mutlu olacağını söylerken erdemin hakikatine herkesten daha fazla yaklaşmış görünüyor. Muhtemelen Sokrates de baldıran zehirini yasalara uymalıyız diye tereddüt etmeden içerken de en yüksek erdem olan adaleti düşünmüştü.

Şu ayetler bize Kur’an’ın da en çok önemsediği erdemin adalet olduğunu gösteriyor: “…içinizde adalet sahibi olan hükmetsin…” , “Bir kavme karşı kininiz sizi onlara karşı adaletsiz davranmaya itmesin.” , “Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı ve akrabayı gözetmeyi emreder…”

 

omer ileomer

Aklın Adaleti: Hikmet

 

Arapça حكم kökünden (hükmetmek/yargılamak ) gelen hikmet kelimesi bilgi/bilgelik anlamına gelmektedir. Aynı kökten gelen ihkam kelimesi de engelleme, alıkoyma, gemleme ve sağlam olma anlamlarına gelmektedir. Köken olarak, anlamını korumakla beraber Arapçaya da Aramice/İbranice’den (Kuzey Sami dillerinden) geçtiği iddia edilmiştir. Kelimenin diğer dillere çevirisinde özellikle iki anlam üzerinde yoğunlaşıldığı görülüyor. Bunlardan biri akıl, diğeri bilgidir. Örneğin hikmet Farsçaya hıred kelimesiyle çevrilir. Hıred (خرد) akıl demektir. (İbn Miskeveyh’in kitabının adı Cavidan-ı Hired’dir/Sonsuz Akıl’dır) Farsçeda harrad bilge kişi hıredmend de akıllı anlamında kullanılır. İngilizcesi wisdom kelimesidir. Wise kökünden bilge/bilgi demektir. Bu kelime bünyesinde bir olgunluk anlamı barındırır. Nitekim İngilizler yirmilik dişler için “wisdom teeth” ifadesini kullanırlar. Hikmetin latincesi sapientiaedir. Sapient düşünmek/düşünen kökünden gelen bir kelimedir. Nitekim homo sapiens düşünen/bilge adamdır. Yunancası sofia ise bilgi/bilgeliktir. (esasında Arapçadaki hikmet Yunancaya sofia şeklinde çevrilmiş değil bilakis Yunancadaki sofia Arapçaya hikmet şeklinde çevrilmiştir. İspanyolcası sabiduría (saber kökünden bilmek anlamında) bilgeliktir.

Kur’an’da bu kelime şu anlamlarda kullanılmıştır: 1 Allah’ın emir ve yasakları. 2 Anlayış ve ilim. 3 Nübüvvet 4 Yorum 5 Kuran-I Kerim.[1] Hadislerde ise bilgi, bilgelik, yorumda isabet ve akli olgunluk gibi anlamlarda pek çok defa geçmektedir.[2]

Bizim burada asıl üzerinde duracağımız husus hikmet’e zaman içerisinde yüklenen felsefi/ahlaki anlamdır. Hikmet zamanla akli bilgiler ve özellikle felsefe için kullanılan özel bir ad olmuştur. Nitekim filozofa hakîm, felsefeye de ilm-i hikmet denmiştir.

Mamafih hikmet felsefede temel erdemlerden biri ve ilki olarak zikredilmiştir.[3] Her erdem için zikredilen ifrat ve tefrit dereceleri hikmet için de söylenmiştir. Buna göre büleh (ahmaklık) hikmetin tefriti, cerbeze (hilekarlık) ise ifrat halidir. Itidalin adalet olması cihetiyle ifrat ve tefrit durumları zulüm olarak değerlendirilebilir.

İslam düşünce tarihinde hikmet kelimesine yüklenen anlamlara ilişkin bir kaç örneği şu şekilde sıralayabiliriz:

Mutezile mezhebi: Allah’ın hakim olması her işte bir (hikmetinin) gayesinin olması demektir. Dolayısıyla hikmet varlık için amaç, fayda olmaktadır.

Maturidi mezhebi: Allah’ın fiilleri hikmete uygun ama buna mecbur değildir. Çünkü onda hikmetten sapmanın sebepleri olan bilgisizlik ve muhtaç olma durumu yoktur.

Kindi hikmetten bilgiyi ve bilgeliği anlamaktadır. Nitekim o hikmeti şöyle tanımlar: insan nefsinde bilgi güzel huyla bezenmiş olarak itidal üzere işler oluşturursa hikmeti oluşturur.

Ibn Sina bilgi anlamında kullandığı hikmeti nazari ve ameli olarak ikiye ayırır. Ameli hikmete dahil ettiği ahlakı da hikmet-I hulkiyye diye isimlendirir. Başka bir yerde hikmetin tanımı şu şekilde verir: hikmet nazari ve ameli hakikatlerin tasavvur ve tasdik edilmesi suretiyle nefsin kemale ermesidir. Ibn Sine nefsin kemalini de ancak bilgiyle mümkün görmektedir.

Kınalızade Ali Çelebi: Hikmet eşyayı layıkı ne ise o şekilde bilmektir. Efali layıkı ne ise öyle eylemektir. Hikmet insan nefsinde ilim ve amelin meydana gelmesi insan nefsinin iki cihetten kemale ermesidir.

İbn Miskeveyh: Hikmet düşünen ve temyiz eden nefsin bir erdemidir.

Tusi: Hikmet ahlaki ve manevi gelişmenin temel şartı olarak nazari ve ameli bir bilgi türüdür.

 

 

[1] Hikmet kelimesinin geçtiği bazı ayetlerin meali şunlardır:

Kasas 14: Mûsa, yiğitlik çağına ulaşıp olgunlaşınca ona hikmet ve ilim verdik. Biz, güzel düşünüp güzel davrananları böyle ödüllendiririz.

Lokman 2: İşte sana, o hikmetlere dolu Kitap`ın ayetleri.

Yasin 2: Yemin olsun o hikmetlerle dolu Kur`an`a ki

Aliimran 58: İşte bu sana ayetlerden ve hikmetlerle dolu Zikir’den okuduğumuzdur.

Nahl 125: Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et ve onlarla, en güzel olan neyse o yolla mücadele et. Şüphe yok ki Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. Ve O, gerçeğe kılavuzlananları da en iyi bilendir.

Zühruf 63: İsa, açık-seçik kanıtlarla geldiğinde şöyle demişti: “Ben size hikmet getirdim ve tartışıp durduğunuz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O halde, Allah`tan korkun ve bana itaat edin.

Şuara 83: “Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni salih kimseler arasına kat.

Bakara 269: O, hikmeti dilediğine verir. Ve kendisine hikmet verilmiş olana çok büyük bir hayır verilmiş demektir. Gönlünü ve aklını çalıştıranlardan başkası düşünüp anlayamaz.

Bakara 151: Nitekim size aranızdan bir resul göndermişiz; size ayetlerimizi okuyor, sizi temizleyip arıtıyor, size Kitap`ı ve hikmeti öğretiyor, size daha önce bilmediklerinizi belletiyor.

[2] “Hikmet, mü’minin yitik malıdır; nerede bulursa onu alır.” (İbn Mâce, Zühd 15; Tirmizî, İlim 19)

“Hikmetin başı Allah korkusudur.” (Tirmizî; Feyzu’l-Kadir, 3/ 574; Beyhakî; Deylemî; Keşfu’l Hafâ, 1/421;  İbn Merduyeh; İbn Kesir, 1/242)

“Yalnız iki kişiye hased (gıpta) edilebilir: Bir adam ki Allah kendisine hikmet vermiştir, o adam bu hikmet gereğince hareket ediyor ve bunu başkalarına da öğretiyor ve bir adam ki Allah kendisine mal vermiştir, o da malı Hak yolunda infâka/harcamaya koyulmuştur.” (Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 47, hadis no: 267, -815-;  Buhârî,  İlim 15, Ahkâm 3, Zekât 5, İ’tisâm 13, Tevhid 45, Temennî 5; İbn Mâce, Zühd 23)

“Şüphesiz bazı şiirler vardır ki hikmettir.” (Buhârî, Edeb 90; Tirmizî, Edeb 69; İbn Mâce, Edeb 41)

“Kardeşini kendisiyle hidâyete/doğru yola ilettiğin hikmet kelimesinden daha güzel hediye yoktur.” (Dârimî, Mukaddime 32)

İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) beni göğsüne bastırdı ve: “Allah’ım, (bunu dinde fakîh kıl,) buna hikmeti ve Kitabın te’vilini öğret!” dedi.” (Buhârî, Fezâilu’l-Ashâb 24, İlim 17, Vudû 10, İ’tisâm 1; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 138, hadis no: 2477; İbn Mâce, Mukaddime 11; Ahmed bin Hanbel, 1/269)

İbn Abbâs (r. anhümâ) anlatıyor: “Rasûlullah bana hikmet verilmesi (iki defa hikmet verilmesi) hususunda duâda bulundu.” (Tirmizî, Menâkıb 42, hadis no: 3823, 3824)

İbn Abbâs: “Hikmet, nübüvvet dışındaki isâbettir.” (Buhârî, Fezâilu’s-Sahâbe 24)

“Ben hikmet eviyim, Ali de onun kapısıdır.” (Tirmizî, Menâkıb 20)

“İman Yemen’lidir; hikmet Yemen’lidir.” (Buhârî, Menâkıb 1; Müslim, İman 82, 88, 89, 90; Tirmizî, Menâkıb 71; Dârimî, Mukaddime 14; Ahmed bin Hanbel, 1/252, 258, 270, 277) (Bu hadisin, Lokman (a.s.)’ın Yemen’deki kavmine mensûbiyetine atıfta bulunduğu öne sürülmüştür.)

“Hikmetin konuşulup yayıldığı meclis, ne güzel meclistir.” (Dârimî, Mukaddime 28)

“Bir ilim meclisine oturup hikmetli söz dinledikten sonra, bu meclisten bahsederken işittiği şeylerin sadece kötü kısımlarını anlatan bir kimsenin misali, bir sürü sahibi çobana gelip: ‘Ey çoban, süründen bana bir koyun kes!’ deyince, çobandan: ‘Git, en iyisinin kulağından tut al!’ iznine rağmen, gidip sürünün köpeğinin kulağından tutan adamın misalidir.” (İbn Mâce, Zühd 15; Ahmed bin Hanbel, 2/252)

“Hikmet, mü’minin kaybolmuş malıdır; onu nerede bulursa alır” (İbn Mâce, Zühd 15; Tirmizî, İlim 19) (hadisler http://www.ihya.org/kavram/kavramlar-ansiklopedisi/dt-2886.html adresinden alınmıştır.)

[3] Diğerleri iffet, cesaret ve adalettir. Adalete erdemlerin erdemi veya diğer erdemlerin itidali de denmiştir.

omer ileomer

Maarif-i Umumiye İçin Alternatif Sınav Modeli Önerimdir (1)

 

  1. Okullardaki eğitim personeli derse girenler ve sınav yapanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Sadece sınav yapmakla görevli personel eğitim camiasının toplam personelinin 3’te 1’i kadardır. Bunlar derse girmez, öngörülen müfredat çerçevesinde öğrenciyi sene içerisinde 1 sözlü ve 2 yazılı sınav yaparlar. Ne zaman sözlü ne zaman yazılı olacağını öğrenci belirler. Sınav yapanların görev yerleri iki senede bir, derse girenlerin de dört senede bir değişir. Sınavlar okullardaki derslere mani olmaz.
  2. Öğretmen ve öğrenciler için 1 ay kış bir ay da yazın tatil olur. Sınavlar tatilde de yapılmaya devam eder.
  3. Sınavlar ilgili personel tarafından her ay yapılır. Öğrenci bu sınavlardan her sene istediği en az 3 tanesine girip başarılı olarak sınıf geçer. Notunu yükseltmek için daha fazla sınava da girebilir ve en yüksek not aldığı üç sınav kabul edilir. Öğrencinin girdiği ve başarılı olduğu sınavlar arasında en az iki ay olmak zorundadır.
  4. Okullarda haftalık ders saati toplam 40 saattir. Dersler ise 30 dakikadır.
  5. Dersin başlama ve bitiş saatini okullar velilerle belirler. İlk iki kademede derslere devam zorunludur. Üçüncü kademede bunu okullar belirler.
  6. Liselere de üniversitelere de (kurumların kendi sınavlarını yapma hakkı olmak üzere) yapılan sınavların ortalamaları ile girilir.
omer ileomer

kader

Kader kelimesi sözlükte ‘ölçü’ anlamına gelir. Kur’an’da “Biz her şeyi bir ölçüyle yarattık[1] buyrulur. Bu Allah’ın evrenle beraber yarattığı her şeye koymuş olduğu kanunlardır. Kur’an’da bunun adı ‘Sünnetullah’tır. Bunun değişmeyeceğini de yine Kur’an söylemektedir: “Allah’ın sünnetinde değişme bulamazsın.”[2]

Din literatüründe kader kelimesi Allah’ın her şeyi ezeli ilmiyle bilmesini ifade eder. “Yaratan bilmez mi?”[3] buyrulur. Allah bilir fakat biz Allah’ın ne bildiğini ve nasıl bildiğini bilemeyiz. Hiçbir şey o bilgi dışında olmaz. Yani hiçbir şey kader dışında olmaz.

Burada bir konuya değinmek gerekir ki toplumun bir kesiminin iddia ettiği gibi Hz. Peygamber kader konusunu tartışmayı yasaklamış değildir. Esasında o, ashabının yanına geldiğinde onları birbirlerinin kalbini kıracak şekilde tartışırlarken bulmuş ve neyi tartıştıklarını sormuştu. Onlar da kader diye cevap vermişler. Peygamberimiz de onları bu şekilde tartışmaktan men etmişti. Yani Hz. Nebi’nin yasakladığı şey kaderi tartışmak değil birbirinin kalbini kıracak şekilde tartışmaktı.

Biz bilmek için bilinen bir şeye ihtiyaç duyarken Allah bilmek için bilinmesi gereken bir şeye ihtiyaç duymaz. İbn Sina bu problemi “onun bilmesiyle yaratması aynı şeydir” diyerek aşmıştır. Esasında yaratıcı için içinde bir süreç barındıran zaman kavramı söz konusu değildir.

Şu iki olay İslam’da kaderin nasıl anlaşılması gerektiği hususunda önemlidir:

Hz. Ömer Kudüs’e giderken çölde bir köye uğramak istedi. Orada salgın olduğunu öğrenince de bundan vazgeçti. Hz. Ubeydullah: ‘Ey Ömer! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? dedi. Hz. Ömer bu sorudan dolayı ona esef etmiş ve ‘evet Allah’ın bir kaderinden başka bir kaderine kaçıyorum’ demişti.

Diğerinde ise Hz. Ömer’e bir hırsız getirdiler. Hz. Ömer ‘neden çaldın?’ diye sordu. Hırsız: ‘Allah’ın böyle taktir etti ben de çaldım’ dedi. Hz. Ömer buna önce 80 sopa vurdurdu, akabinde 40 sopa daha vurdurdu. Neden böyle yaptığını sorduklarında da ‘ilk sopayı hırsızlığının cezası olarak ikinciyi de Allah’a attığı iftiradan dolayı vurdurdum’ dedi.

Taktir böyleymiş diyerek sorumluğu Allah’a yüklemek Allah’ın verdiği aklı ve iradeyi inkar etmektir. Akıl insanda iyiyi kötüden; güzeli çirkinden; doğruyu yanlıştan ayıran yetidir. Allah’ın insana verdiği en büyük nimet olması hasebiyle ilk sorguya çekeceği nimet de akıldır. İrade ise yapacağı eylemi seçmesidir. İnsan bunlarla yaptığı şeylerden sorumlu bir varlık olur.

Şunu belirtmek gerekir ki: biz bir şeyi Allah bizim hakkımızda öyle bildiği için zorunlu olarak öyle yapıyor değiliz. Biz yapacağımız için Allah biliyor. Şu misal bunu biraz daha iyi açıklayabilir. Yere bıraktığımız fare bir sürü nesne arasında peynire gider. Fare biz onun peynire gideceğini bildiğimiz için peynire gitmez. O gideceği için biz biliriz.

Esasında Kızılderililerin şu sözü durumu en iyi anlatan sözdür:

“Kader çadırındaki kilimdir. İpini Tanrı verir, sen dokursun. İpi ve rengi Tanrı’dan deseni sendendir.”

Kaderin bizim elimizde olmayan bir kısmı vardır. Cinsiyetimiz, milliyetimiz gibi. Bunu bizim için seçen yaratıcıdır. Daha sonra yaşadığımız hayat ise bizim seçimlerimize bağlıdır.

 

[1] Kamer suresi 49.

[2] Ahzap suresi 62, Fetih suresi 23.

[3] Mülk suresi 14.

omer ileomer

Mezhepler Niçin Var?

Mezhep sözlükte yol anlamına gelip, dinde yorum farklarını ifade eder. Peygamber zamanında yoktu. Çünkü mezhep peygamberin sözlerinin de farklı yorumlanmasından kaynaklanır. Dolayısıyla karşılaşılan bir problem ona sorularak hallediliyordu.

 

Mezhepler niçin var:

 

-İlk defa ortaya çıkan sorunlara din çözüm üretsin diye var.

 

-Kanunlar yorumlanabilir ve çağlardan etkilenebilir olduğu için var.

 

-Dinin dinamik bir yönü olduğu için var.

 

-Herkesin anlayışı, seviyesi, karakteri, kültürü, fıtratı ayrı olduğu için var.

 

Bir mezhebe uyulmak zorunlu mu?

 

-Dinde sorunlara çözüm üretebilecek kadar ilgili ilim dallarına hakimsen mezhebe uymayabilirsin. Hatta uymamalısın. Ama böyle bir altyapın yoksa din adına çözüm üretme çabasına/çabalarına saygı duymak zorundasın.

 

Diyor ki: “Peygamber döneminde mezhep yoktu. Zaten Kur’an’da da yok. Mezhepler şart değil. vs”

Öteki de papağan gibi ezberlemiş “O zaman namazı nasıl kılıyorsun?” diyor, başka bir şey demiyor. Mezhep olmasa namaz kılınamayacakmış gibi.

 

Entelektüelliğe giden yolun sıklıkla, aykırılıkla kesiştiği düşünülen dönemlerin revaçta sorularından biri bu.

 

  1. Peygamber döneminde mezhep olmaz. Çünkü mezhep Peygamberin söz ve davranışlarının farklı yorumlarından ortaya çıkıyor. Onun döneminde niye mezhep olsun.
  2. Değişen dünya ve şartlarla ortaya çıkan yeni problemlere ayet ve hadisler yorumlanarak çözüm bulunmaya çalışılmış. Dolayısıyla mezhepler yeni durumlara dinde çözüm bulunsun diye var. Efendim “Kur’an yetmiyor mu?” Bul o zaman organ naklini Kur’an’da. Kur’an’ı ve onun mantığını yorumlamadan bu soruna cevap verilmez. Bu yoruma biz mezhep diyoruz. Sen istersen başka bir şey de. Efendim akla uygunsa Kur’an’a da uygundur. Aferim bak rasyonel bir mezhep (yol) buldun bile.
  3. Herkesin anlayışı aynı olmadığı için mezhepler var. “Kur’an yetmiyor mu” diyen arkadaşa hali hazırda 65 tane Türkçe meal ve değişik dillerde bir sürü tefsir olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Sadece Arapçası mı? Arapça kaç tefsir olduğunu biliyor musun? En azından müteşabih ayetler için hangi ayeti kime göre, nasıl anlayacağız? Kendi anlayışımız mı? O da bir mezhep olmasın sakın. Zira Mezhep anlayış farkından başka bir şey değildir.
  4. Kendi içinde işin ilmine vakıf olup tutarlı bir anlayış geliştirebiliyorsan kimse bir mezhebe uymak zorundasın demiyor ki.
omer ileomer

Ahmet Hilmi ve Pozitivizm

Pozitivizm, Fransız filozof August Comte’un ortaya attığı ve 19. yüzyılda Osmanlı’da aydın çevreleri en çok etkileyen ekollerden biridir.

Pozitivizme göre insan zihni tabiatın mahiyetini ve eşyanın hakikatini tanımak için kabiliyetli değildir. Zihnin ilimde hiçbir kurucu ve yapıcı rolü yoktur. Biz, pozitif olayların ve müşahede edilebilen fenomenlerin tespitine dayanan tecrübi, yani pozitif bilgiyi elde edebiliriz. Bu sebeple doğrudan doğruya deneyle sağlanamayan her bilgi, teolojik veya metafiziktir yani hayal mahsulüdür.[1]

Ahmet Hilmi pozitivizmi değerlendirmeden önce A. Comte hakkında bazı bilgiler verir. Comte’dan eşsiz bir dahi diye bahseden Ahmet Hilmi Onun hayatının maddi ve manevi  sefillik içinde geçtiğini söyler. Robin, Stuart Mill gibi filozofları Comte’ın öğrencisi sayar. Ona göre Comte bir süre beyin bozukluğu geçirmiş fakat daha sonra bundan kurtulmuştur. Tam olarak kurtulunca ‘Pozitif Felsefe Dersleri’ni yazmıştır. Ahmet Hilmi Onun böyle bir hastalık geçirmesine sebep olarak fikirlerinin başkalarının tarafından çalınıp kullanılması ve onun da bundan şikayet etmesi üzerine kendisine hasta denilmesini gösterir.[2]

Comte’a göre insan zekası ilk ve son sebebi idrak edemez. Yani insan, varlığın başlangıcını bilmekten aciz kaldığı gibi onun nasıl bir amacı olduğunu da bilemez. Yani Allah’ı idrak imkansızdır. Keza metafizik diye bir şey yoktur. Metafizikle ilgili konuların hiçbiri halledilememiştir. Comte’a göre ilmin gayesi evrendeki sebeplerle evreni izah etmektir.

Ahmet Hilmi, Comte’un iki görüşünün önemli olduğunu söyler. Birincisi üç hal kanunu diğeri de ilimlerin sınıflamasıdır.

Üç hal kanununa göre insan üç devre geçirmiştir. Teolojik safha yani itikat devresi, metafizik safha ve pozitif safha yani müspet ilimler safhası. İlk devrede insanlar olayları bir veya birkaç tanrının keyfine bağlı mucize ve garipliklerle izah ederlerdi ki Comte bu devreye insanlığın çocukluk devresi der. İkinci devrede insan tabiat olaylarını izah etmek için bir takım soyut sebepler ve manevi varlıklar geliştirmiş ve bunları varmış gibi kabul etmiştir. İnsan tabiatı zihnî bir çaba ile tecrübeye ihtiyaç duymadan anlama gayreti içine girmiştir. Bu devre metafizik devredir. Üçüncü devrede, olaylar arasındaki bağıntı ve münasebetin, her olaydan önce gelen ve onun sebebi demek olan olayın tecrübe ve tetkik sonucu keşfiyle yetinilmiştir ki buna müspet ilim veya pozitif felsefe devresi de denilir. Şu halde tecrübe sahasına girmeyen hiçbir şey ilim sahasına girmez.

Ahmet Hilmi bu bilgileri verdikten sonra “Comte bu bilgilerle yetinseydi ilme hizmet etmiş olurdu” der ne var ki ona göre Comte kendi çizdiği sınırlarda kendi de duramamış ve ömrünün sonlarında bir din icat etmiştir.[3]

Ahmet Hilmi, Comte’un üç hal kanunun tarih açısından genellikle doğru olduğunu fakat felsefe yönünden bu tasnifte bir kesinlik olmadığını söyler. Bu üç saha teoloji, metafizik ve ilim ayrı sahalar olduğundan birinin varlığı diğerini ortadan kaldırmaz. Nitekim hem ilim sahibi, hem filozof, hem de iman sahibi pek çok düşünür vardır.[4]

Comte’un diğer bir önemli görüşü ilimler sınıflamasıdır. Onun sınıflamasına göre matematik başta gelir. Yani insan önce matematiği tanzim etmiştir. Daha sonra ise sırasıyla astronomi, fizik, kimya, biyoloji https://www.cialissansordonnancefr24.com/ ve sosyoloji gelir.  Bu altı ilim esas ilimler olup her birinin kolları vardır. Ahmet Hilmi’ye göre bu tasnif itirazlara uğramışsa da tarih açısından doğrudur. Comte’a göre bu tasnif ilimlerin sırası olup her ilim bir basamak teşkil eder. İlk basamağı çıkmayınca ikinci basamağa geçilmez. Her basamak bir sonraki için bir ön olay ve bir etken sebep şeklini alır. Ahmet Hilmi bu tasnifin aslında evrim demek olduğunu söyler. yani matematik olmasaydı astronomi olmazdı; astronomi olmasaydı fizik olmazdı…

Ahmet Hilmi, Comte’un sadece ilimler sınıflaması fikrini bile başlı başına bir felsefî ekol oluşturacak kadar önemli olduğunu söyler. Ona göre Comte ilimler sahasından ilk prensipler meselesini çıkarmasaydı, bu ilimleri birleştirme fikrini Sonsuz Bir’e ulaştırırdı.

Ahmet Hilmi, Comte’un hayatında iki devreden bahseder. Birincisi objektif devre ki O bu devrede ilmin, ilk ve son sebep, mutlak varlık gibi konulara dair hiçbir şey söyleyemeyeceğini iddia etmiştir. İkinci devre ise subjektif devredir. Bu devrede Comte birdenbire daha önceki düşüncelerini çürütecek fikirler ortaya atmaya başlamıştır. Nitekim bir din lüzumuna inanmış ve kendisinin deyimiyle insanlığın çocukluk devrine ait basit bir putperestliğe meyletmiş ve ‘insanlık dini’ ya da ‘müspet din’ dediği bir din icat etmiştir.

Ahmet Hilmi Comte’un gerek hayatının gerekse fikirlerinin ibret alınmaya değer olduğunu söyler. Zira onun Tanrı’yı inkar ederken bir din icat etmesi, insanın bir takım samimi ihtiyaçlardan uzak kalamayacağını gösterir ki bu ihtiyaçların tümü Tanrı ve din fikridir.[5]

[1] Süleyman Hayri Bolay; a.g.e., Pozitivizm Maddesi, s. 214

[2] Ahmet Hilmi; Allah’ı İnkar Mümkün mü?, s. 42-43

[3] Ahmet Hilmi; Allah’ı İnkar Mümkün mü?, s. 45-47

[4] Ahmet Hilmi; Üss-i İslam, s. 5-6

[5] Ahmet Hilmi; Allah’ı İnkar Mümkün mü?, s. 47-48

omer ileomer

Taif Kuşatması (630)

  • Huneyn Gazvesi akabinde Taif Hz. Peygamber ve ashabı tarafından kuşatma altına alındı. Taif Mekke’nin 150 km güneydoğusundadır. Burası Sekif kabilesinin yurduydu ve sağlam bir kaleleri vardı. Taif üzüm bağları ve bahçeleriyle meşhurdur. Taifliler savaşmak için dışarı çıkmadılar. Hz. Nebi kaleyi düşürmek için o zamana kadar Araplar arasında görülmemiş savaş teknikleri kullanmıştır. Bunlardan biri mancınık idi. Bunu Peygamberimize Selman-ı Farisi’nin önerdiği rivayet edilmiştir. Diğeri Debbabe denilen, sığır derisinden yapılmış bir tür araba idi ki içine 7-8 kişi sığar ve korunarak ilerlerdi. Bunlarla kaleye yaklaştıklarında kaleden bunların üzerine kızgın demir atılıyor, demir deriyi delince içindekiler kaçmaya mecbur oluyordu. Kaçanlarda okların hedefi oluyordu. Bu şekilde birçok mücahit şehit olmuştu.

 

Bir aralık Peygamberimiz Taif’in bahçelerinin yakılmasını emretti. 10 yıl önce Zeyd ile taş yağmurundan bu bahçelerden birine sığınarak kurtulmuşlardı. Taifliler haber göndererek “Eğer bizi yenersen onlar zaten senin; yenemezsen onları bize Allah ve akrabalık hakkı için bırak” dediler. Peygamberimiz de bahçelere dokunulmasını yasakladı.

 

Muhasara bir ay sürmüş fakat netice alınamamıştı. Hz. Nebi kuşatmanın kaldırılmasını emredince bazı sahabelerin gönlü buna razı olmadı. Durumu gören Peygamberimiz “O zaman hazırlanın yarın kuvvetli bir saldırı yapalım.” dedi. Diğer sabah yapılan saldırı da Müslümanlar açısından olumsuz sonuçlandı. Verilen zayiatın çokluğu sebebiyle geri dönüş fikri bu sefer onları sevindirmişti. Onların geri dönüş için gayretlerine de Peygamberimiz gülmüştür.

 

Taifliler Tebük seferi dönüşü Medine’ye bir heyet gönderip İslam’ı kabul hususunda Peygamberimizle bir anlaşma yaptılar. Buna göre önceki istekleri reddedildikten sonra onlar kendilerinin cihat ve zekattan muaf tutulmaları şartıyla İslam’a girdiler. Peygamberimiz bunu kabul etmiş ve ashabına daha sonra bunların bu ikisini de kendi istekleriyle yapacağını umduğunu söylemiştir.

 

Kuşatmadan sonra Peygamberimiz Huneyn ganimetlerinin toplandığı Cirane denilen yere geldi. Peygamberimiz Havazin kabilesinin Müslüman olup gelmesini umduğundan ganimetin ve esirlerin dağıtılma işini geciktirmişti. Bu gecikme de 10 günü bulmuştu. Bir aralık mücahitlerden ganimet taksimini yapması için Hz. Peygamberin başına toplananlar oldu. Öyle ki bu esnada Cenab-ı Nebi bir ağaca sığınmak zorunda kaldı da ağaca takılan elbisesi yırtıldı.

 

Ganimetin beşte birini kendisi için alan Hz. Peygamber diğer malları taksim etti. Bu taksim muhacirler ve müellefe-i kulüb arasında yapılmış, ensara bir şey verilmemişti. Ensardan bazıları bu durum karşısında söylenmeye başladılar. Öyle ki “Peygamber kavmini buldu da bizi unuttu” diyenler oldu. Yine bazıları da “Peygamber savaşmak için bizi çağırıyor. Savaşan biziz; ganimeti alan onlar” demişlerdi. Bu sözler karşısında Peygamberimiz sinirlenmişti. Öfkesi yüz ifadesinden anlaşılıyordu.

Ensarı bir yerde toplayan Hz. Peygamber onlara bir konuşma yaptı:

 

Diğer bütün insanlar bir yöne ensar bir yöne gitse ben ensarı takip ederim. Eğer hicret olmasaydı ben de ensardan biri olurdum. Şimdi siz benim bazı kimselerin kalbini İslam’a ısındırmak için verdiğim ehemmiyetsiz bir dünyalık için mi böyle konuşuyorsunuz? İstemez misiniz dünyalık mallar onların olsun da Allah’ın Rasulü size kalsın

 

Ganimet taksiminden sonra Havazin Müslüman oldular ve Peygamberimize gelerek ganimetin kendilerine iadesini istediler. Peygamberimiz de artık ganimetin geri toplanmasının zor olduğunu söyleyerek ya esirleri ya da malları seçmelerini söylediler. Onları içlerinde kadınları ve çocukları olan esirleri seçince Peygamberimiz öğle namazında bu taleplerini kendisine cemaatin önünde iletmelerini söyledi. Namazdan sonra da kendisi kendi hissesini onlara iade ettiğini söyleyince diğer Müslümanlar da kendilerinde bulunan esirleri onlara geri verdiler.

 

Peygamberimiz burada bulunduğu bir sırada yanına yaşlı bir kadın getirildi. Bu kadın kendisinin Peygamberin sütkardeşi Şeyma olduğunu söylüyordu. Peygamberimiz ona bu iddiasını nasıl ispatlayacağını sordu. O da evlerini tarif ederek bahçesinde oyun oynadıklarını hatta bir keresinde Peygamberin kendisini boynundan ısırdığını söyledi.[1] Onun sütkardeşi olduğuna ikna olan Hz. Peygamber onu serbest bırakmış ve iki köle, iki deve, bir miktar da koyun vermişti. O da ailesinin yanına dönmüştü.

 

Peygamberimiz Cirane’de iken umre yapmış ve Zilhicce ayının başında Medine’ye dönmek için yola çıkmıştı. Mekke’den ayrılacağı sıra Attab b. Esîd’i Mekke’ye vali tayin etti. Attab bu sırada 20 yaşı civarındaydı. Hz. Peygamber Attab’a şöyle demişti:

 

Yâ Attâb! Seni kimlerin üzerine vali yaptığımı biliyor mu­sun? Seni Allah’ın halkına vali yaptım. Eğer onlara vali olarak senden daha hayırlı birisinin olduğunu bilseydim, o kimseyi onlara vali yapardım.”

 

Peygamberimiz Attab’a her gün için iki dirhem maaş vermişti. Attab’ın “Her gün iki dirhemle doymayan karnı Allah doyurmasın” dediği rivayet edilmiştir. Attab bu görevi ölene kadar sürdürmüştür. Yine Muaz b. Cebel de Mekke’de Kur’an öğretmesi için görevlendirildi.

[1] Şeyma’nın burada Hz. Nebi’ye çocukluk günlerini hatırlatırken kalbinin melekler tarafından yarıldığı iddia edilen olaydan bahsetmemmiş olmasını bu olayın sıhhati üzerindeki şüphelerden biri olarak değerlendirmek mümkündür. Zira bu onun boynunu ısırmasından çok daha önemli bir olay olması icap eder.

omer ileomer

Hz. Ömer’in Halet-i Ruhiyesini Bir Tahlil Denemesi

Uhud’da Enes b. Nadr savaş esnasında Ömer’i yere çökmüş bir halde gördü. Ömer elindeki kılıcını yere bırakmıştı. Enes neden savaşı bıraktığını sorunca o, Peygamberin öldürüldüğünü söyledi. Enes de “O öldüyse bizim de ölene kadar savaşmamız gerekmez mi?” diyerek Ömer’i yeniden savaşmaya teşvik etmişti.[1]

 

Bu olaydan yedi sene sonra emr-i Hak vaki olup Hz. Nebi vefat ettiğinde Ömer eline kılıcını almış ve “Kim Muhammet öldü derse başını vururum” demişti. Burada Peygamberin öldüğüne inanmak istemeyen Ömer’le Uhud’da ‘Peygamber öldü’ diye kılıcını bırakan Ömer’in iki farklı ruh halini nasıl izah edeceğiz?

 

Hz. Ömer’in hayatında tahlile muhtaç başka olaylar da var. Şöyle ki: Mekke döneminde hiç kimse Hz. Peygamberi mensup olduğu kabileden dolayı tek başına öldürmeye teşebbüs edememişken kaynaklar Ömer’in buna cesaret ettiğini yazar. [2]Aynı Ömer Hudeybiye’de Hz. Peygamber kendisini Mekke’ye elçi olarak göndermek isteyince, orada çok düşmanı olduğunu öne sürerek bu vazifeden affını istemiş ve bunun için Osman’ı önermişti. Bunu kabul eden Peygamber Mekke’ye Osman’ı elçi olarak göndermiştir.

 

Hz. Ömer Araplar arasında cesareti ve celaletiyle meşhurdur. Hz. Ebu Bekir’in vefat edeceği sırada ashaba Ömer’i sorması üzerine onların verdikleri cevaplar bir ikisi hariç Ömer’in çok sert biri olduğu yönündedir.[3] Hz. Nebi İslam’ın ilk yıllarındaki dualarında Allah’tan İslam’ı onunla güçlendirmesini istemiştir. O Müslüman olduktan sonra İslam açıkça tebliğ edilmeye başlanmış ve Müslümanlar açıkça Mescid-i Haram’da namaz kılmaya başlamışlardır. Onun iman etmesi Müslümanların izzetini artırmıştır. Bütün Müslümanlar gizlice ve gece hicret etmişken Ömer bunu gündüz, ilan ederek yapmıştır.

 

Hz. Ömer’in İslam’a giren 40. kişi olduğu yönündeki rivayetlere itibar edilemez. Ömer Habeşistan’a hicretten sonra Müslüman oldu. Habeşistan’a hicret edenlerin sayısı hakkında söylenilenlerin en azı 76 kişidir. Bunu Mekke’de kalanların 40. kişisi şeklinde yorumlamaya çalışanlar olmuştur ki böyle bir yorumu zorlamaya gerek yok. Ömer’in Müslüman olması önemli bir olaydır. Ne var ki bunu 40 sayısıyla ilişkilendirmeye çalışmak tarihin hakikatlerini görmezden gelmek olur.

 

Zehebi’nin bir senetle Cabir’e dayandırdığı rivayette Ömer bir gece Hz. Peygamber’e Mescid-i Haram’da rastlamış ve orada iman etmiştir.[4]

 

Hz. Nebi vefat ettiğinde yaşananları, Uhud’daki gibi bir kaos ortamına imkan vermek istemeyen Ömer’in toplumu bir teskin yöntemi olarak görebiliriz. Ömer bunu kendine has üslubuyla yapmıştır.

 

Yine rivayetlerde yer alan Hz. Ömer’in İslam’dan önce kızını öldürmüş olması hususunda ise Prof. Dr. Süleyman Ateş’in konuya yaklaşımı mantıklı görünüyor. Zira ona göre kızlarını diri diri gömen kabileler daha ziyade fakir ve ilkel kabilelerdi. Nitekim çocukların geçim darlığından öldürüldüğünü Kur’an teyit ediyor. Ömer gibi hem kabile hem de münferit olarak önde gelen birinin böyle bir şey yaptığı iddiası kabul edilebilir değildir. Ateş Hoca’ya göre bunun İslam’ın bir insanı nasıl değiştirdiğini göstermek için uydurulmuş olduğu açıktır.

[1] İbnü-l Esir, a.g.e., s.:154.

[2] Rivayetlere göre Ömer Hz. Nebi’yi öldürmek amacıyla yola çıkmışken yolda ona kız kardeşiyle eniştesinin Müslüman oldukları söylenmiş, o da önce onlara uğramış, evlerine geldiğinde önce onları dövdükten sonra okuduklarını getirmelerini istemiştir. Kız kardeşi onun pis olduğunu, gusletmeden onlara dokunamayacağını söylemiş Ömer de gusletmiş sonra Taha suresinin ilk ayetleri yazılı olan sayfayı okumaya başlamıştır. Ömer burada ayetlerden etkilenmiş ve iman etmeye karar vermiştir. Olayın sonradan kurgulandığını açıktır. Zira Ömer’in kız kardeşinin sözünü ettiği “Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz” ayetinin (Vakıa, 79) içinde bulunduğu (ki bize göre burada kastedilen de Levh-i Mahfuz’dur) Vakıa suresi Taha suresinden sonra nazil olmuştur. Burada şunu belirtmek gerekir: Muaviye’nin bir savaş hilesiyle yendiği Ali’nin hakkını savunduklarını iddia eden Şia hiçbir zaman Emeviler’e biat etmemiştir. Şia’nın iddiasına göre Ali’ye halifelik konusunda ilk haksızlığı yapan kişi Ömer’dir. Zira o, Peygamberin onun için yazacağı vasiyete engel olmuştur. Ayrıca şahsî güç ve itibarıyla Ebu Bekir’in halife seçilmesini sağlamıştır ki onlara göre bu şekilde Ali bertaraf edilmiştir. Bu durumda siyer yazıcılığını başlatan Emeviler için konuya faklı yaklaşmak bir siyaset gereği olabilir.

[3] Ebu Bekir bunlara karşı “halifelik sert olanı yumuşatır” demiştir.

[4] Ebû Bekr, îbni Ebî Şeyhe, Yahya b. Yala el-Eslemî, Abdullah b. Müemmel, Ebuz-Zübeyr isnadı ile Câbir (r.a.)tan şöyle dediğini rivayet eder:

Ömer’in İslama girişinin başlangıcını kendisi şöyle anlatıyor: “Kız kardeşime bir gece deve boduğu toslamıştı. Evden çıkıp parlak bir gece Kabe ile örtüsü arasına girdim. Nebi (s.a.v.) de gelip Kabe’deki Hıcr-ı İsmail’e girdi. Üzerinde küçük bir don vardı. Allah’ın dilediği kadar na­maz kıldı ve geri döndü. O anda benzerini hiç duymadığım bir şey işit­tim. Peygamber (s.a.v.) Kabe’den çıktı, bende peşine takıldım. Bunun üzerine “Kim o?” buyurdu. “Ömer’dir” dedim. O da “Ey Ömer! Beni gündüz de gece de rahat bırakmıyorsun” deyince ben bana beddua eder diye korkup hemen “Eşhedu enlâ ilahe illallah ve enneke Rasülullah” dedim. Nebi (s.a.v.) de “Ey Ömer Müslüman olduğunu gizle” buyurdu. Bunun üzerine bende “Seni hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki olmaz. Şirki alenen yaptığım gibi İslam’a girişimi de öyle alenen yapacağım” dedim. (Zehebi, a.g.e., Es-Siretün-Nebeviyye, s.:173.)

 

omer ileomer

Hz. Muhammet’in Gündelik Yaşamı

Hz. Peygamber sabah namazı vakti ashabına mescitte namazı kıldırdıktan sonra bir süre ashabıyla otururdu. Genelde güneşin yükselmeye başladığı vakte kadar devam eden bu sürede ashabının soruları ve sorunları ele alınır, bazen rüya tabiri yapılır, bazen de toplumsal konulara değinilirdi. Sonra bir şeyler yemek  için evine gelir, yiyecek varsa ailesiyle beraber yer yoksa oruca niyet ederdi.

 

Öğle vakti namazdan önce bir süre uyumak adetiydi. Buna kaylule denilir. Namazdan sonra toplumsal işlerle ilgilenirdi. İkindi ile akşam arasını önemli bir olay  olmadığı  taktirde ailesiyle geçirir ve yemeğini yerdi. Akşam namazı sonrasını da ashabıyla sohbetle geçirirdi. Yatsıdan sonra da gecenin bir kısmında ibadetle meşgul olurdu.

 

Gece ya da gündüz vahiy gelse hemen ashabından okuma yazma bilenleri çağırır ve ayetleri yazdırırdı. Hz. Peygamberin yanında sürekli okuma yazma bilen ashabı vardı. Gece de mescidin yanındaki odalarda kalan Ashab-ı Suffa vardı. Gece gelen ayetleri onlardan birini çağırarak yazdırırdı.

 

Hz. Peygamberim sağ eline taktığı gümüş bir yüzüğü vardı. (Bu mühür olarak kullandığı yüzüktür.) Kılıcının kabzası da gümüştü. Sığır derisinden, tüysüz ve iki tasmalı bir çift ayakkabı kullandığı rivayet edilmiştir. Ayak parmaklarını iki kat olan bu tasmalardan geçirirdi. Hz. Peygamberin hizmetçilerinden Enes b. Malik’e dayandırılan bir rivayette onun orta boyda bir bardağı vardı. Çatlamış olduğundan bu bardağı gümüş bir telle sarmıştı. Sarığı genelde beyaz olup Mekke’nin fethi günü başında siyah bir sarık vardı. Hırkalarından bazılarını ise hediye etmişti. Bunlardan, bir emanname ile Eyle halkına hediye ettiği hırkayı Abbasilerin ilk halifesi Seffah 300 dinarı satın almış ve Hz. Peygamberin asasıyla beraber bayram günlerinde onları kullanmıştır. Onun asalarından birinin adı Memşuk idi. Sedad adlı bir yayı ile onun Cem adında bir okluğu vardı. Zatü-l Füdul denilen zırhı da tunç işlemeli idi. Sağa adlı bir mızrağı ve Zakn denilen bir de kalkanı vardı.[1]

 

Hz. Nebi içinde doğup büyüdüğü toplumun kültürüyle yaşamıştır ve hakkında vahiy olmayan hususlarda ona göre hareket etmiştir. Ona yapılan çok eleştirilerden biri yapmış olduğu evliliklerdir. Arap toplumu ataerkil ve çok eşliliği yadırgamayan bir toplumdu. Tarihte olaylar meydana geldikleri çağdan başka bir çağın gözüyle değerlendirilince anlaşılmakta güçlük çekilebilir. O zamanın toplumuna göre gayet normal olan husus başka bir topluma ve çağa garip gelebilir. Bu şimdiki zaman için de geçerlidir. Hz. Nebi’nin Aişe ile yaptığı evliliğe de bu gözle bakılmalıdır. O dönemde hiçbir müşrik ya da ehl-i kitaptan bir Yahudi veya bir başkası bunu kınamamış veya yadırgamamıştır. Diğer yandan o dönemde benzer birçok evliliklerin olduğu da kaynaklarda mevcuttur.

 

Hz. Peygamber kendisinden bir şey istendiği zaman hayır demezdi. Ashabı onun çok sevinçli anlarına da, çok üzgün anlarına da şahitlik etti. Keza çok sinirlendiği hatta bundan dolayı yüzündeki damarlarının belirgin bir şekilde ortaya çıktığı anları da gördüler. O her zaman ashabının içinde, onların acılarını da mutluluklarını da paylaşmıştır. Onlarla şakalaşmış, küçük çocuklarını omzunda gezdirmiştir. Yine ashabının ifadesiyle top yekun bir tehlike anında onu önlemek için hep en önde olmuş, yeri gelmiş ashabı onun arkasına sığınmak zorunda kalmıştı ki bu Hz. Ali’nin Uhud’u anlatırken kullandığı bir ifadedir. Huneyn’de ashabı sağa sola kaçışırken atıyla ileri atılarak onları cesaretlendirmiş ve savaşın gidişatını tersine çevirmiştir.

[1] İbn Kesir, a.g.e. s.: 582-592.