Benimle İletişime Geçin



Yazar arşivi omer

omer ileomer

Ey Ruh! Geldin mi?

İnsanda maddeden ayrı ve insanı ayakta tutan bir varlık daha olduğunun tespiti insanın dünyada var olmaya başladığı ilk dönemlere dayanır. Bu, diriyi ölüden ayıran ve onu hareket eder hale getiren şeyin ne olduğunun merak edilmesiyle ortaya çıktı. Diride ölünün bedeninde olmayan bir şey olmalıydı. Rüyalar bu fikri desteklemiş ve rüyayı aslında bedenden ayrı bir varlığın gördüğü düşünülmüştür.

Ruhun mahiyeti ve bedenin neresinde olduğu ise sürekli tartışılmaya devam edilmiş ve bir neticeye ulaşmamıştır. Esasında bu konuda her ne söylenirse söylensin metafizik bir konu olmasından dolayı ispatlanamayacağı için bir sonuca varmak mümkün değildir.

Eski Mısırlılar ruhun kalpte olduğuna inanır bu yüzden mumyalarken ölülerin kalplerini çıkarmazlardı.

Descartes da ruha yer tayinine cesaret etmiş ve beynin arka kısmında olduğunu söylemiştir. Fakat insanları ikna etmek için daha fazla bilgiye ihtiyaç var.

Yahudiler ruhu Peygamberimize onu denemek amacıyla sordular. Gelen ayet şu şekildedir:

Sana ruhu soruyorlar. De ki: ruh Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.”[1]

Ruhun cismani bir varlığı yok. Allah Kur’an’da her şeyi yarattığını söylemesine karşın ruhu yarattığını söylemez. Ruhun üfürüldüğünü söyler:

Ona şekil verdiğim ve ruhumdan üflediğim zaman hemen onun için secdeye kapanın.”[2]

İnsan öldükten sonra ruhu başka bir bedende tekrar dünyaya dönmez. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulur:

İlk tattıkları ölüm dışında artık ölüm tatmazlar.”[3]

Sonunda sur üfürülür, kabirlerinden kalkıp koşarak rablerine gelirler.”[4]

Öldükten sonra ruhun dünyada gezdiği düşüncesi de Kur’an’a aykırıdır:

Şüphesiz kıyamet vakti de gelecek ve Allah kabirlerdekileri diriltip kaldıracak.”[5]

Sen kabirlerde bulunanlara işittiremezsin.”[6]

Ölen birinin ruhu ara sıra gelip dirileri ziyaret edemeyeceği gibi çağırıldığı zaman da gelmez. Hele dirilere asla yardım edemez. Dirilerle zaten zor uğraşılan dünya işin içine ölenlerin ruhları da girince nasıl bir yer olurdu acaba.

Bir dönemin revaçta etkinliği ruh çağırma insanların bilim kurgu merakını tatmin etmekten öte bir anlamı olmayan boş vakit eğlenceleri olarak hala hafızalardadır.

[1] İsra Suresi 85.

[2] Hicr Suresi 29.

[3] Duhan Suresi 56.

[4] Yasin Suresi 51.

[5] Hac Suresi 7.

[6] Fatır Suresi 22.

omer ileomer

Hz. Muhammet’in Mal Varlığı

Peygamberimiz 632 yılında Medine’de vefat etti. Vefat ettiği yer Hz. Aişe’nin odasıydı. Vefatı anında da yanında Aişe vardı. Son derece sade olan odada bulunanlar sedir, Yemen işi bir battaniye, hasır, su tulumu, yay ve okla birkaç mutfak eşyasından ibarettir. Vefatından bir ay önce borca yiyecek aldığı bir Yahudiye kalkanını rehin olarak bırakmıştı.

 

Şahsi giyecekleri ise şunlardı: Yemen işi 2 elbise, sıbti işi 2 ayakkabı, bir izar, Sehul işi bir gömlek Yemen işi bir cübbe, Suhar işi 2 elbise ve bir gömlek, 1 aba.

 

Gençliğinde orta halli bir tüccar olan Peygamberimizin maddi durumunda Hatice ile evlendikten sonra biraz daha iyileşme oldu. Fakat Peygamberliğin ilk yıllarıyla bu durum gittikçe kötüleşti ve boykot yıllarıyla artık son haddine vardı. Bu dönem her anlamda ambargoya maruz kalan Müslümanların maddi olarak en çok sıkıntı çektikleri dönemdir. Hicretle beraber Medine’de rahatlama oldu. Savaşlarda elde edilen ganimet mallarıyla Peygamberimizin maddi durumunda biraz daha iyileşme olması gerekir ki özellikle Peygamberimizin hanımlarından aktarılan günlerce evde yemek pişmediği ya da hurmadan başka bir yiyeceğin olmadığı yönündeki rivayetlere bakılırsa Peygamberimizin bu malları kendinin ya da ailesinin gereksinimleri için kullanmadığı anlaşılıyor.

“Fakirlikle övünürüm” diyen Hz. Peygamberin borçlarını ödemesine yardım etmek için hicretten sonra ensarın kendi aralarında altın ve gümüş topladıklarını biliyoruz.

Peygamberimiz vefat ettiğinde kendisine mirasçı olarak hayatta olan tek çocuğu Fatıma ile Fatıma’nın çocukları ve 9 tane hanımı vardı. Öz ya da üvey kardeşi yoktu. Peygamberimizin hanımları onun mirası için Halife olan Ebu Bekir’e bir talepte bulunmadılar. Bu, “Peygamberler miras bırakmazlar. Onların bıraktığı sadaka olarak kalır.” şeklinde rivayet edilen bir hadisten dolayı olabilir. Ya da onun vefat ettiğinde kayda değer bir mal varlığı bulunmamasından kaynaklanabilir.

 

Hz. Fatıma Peygamberimiz vefat edince Hayber savaşında ganimet malı olarak Peygamberimize kalan Fedek arazisini Ebu Bekir’den istemiş fakat Hz. Ebu Bekir yukardaki hadisi gerekçe göstererek ona bu araziyi vermemiştir. Bu arazi Enfal suresinin 41. ayeti gereği ganimetin beşte birlik kısmından olarak Peygamberimize verilmişti. Fatıma’nın burada tereke olarak diğer eşyalardan ya da hayvanlardan bahsetmemesi de ilginçtir. Fatıma Peygamberimizden 6 ay sonra, 20 li yaşlarının başında vefat etti.

 

Rivayetlerden bazılarında ihtilaflar olmakla beraber Peygamberimizin hayatı boyunca 7 tane atı olmuştur. Bunlardan biri Medine’de 12 dirheme satın aldığı Sebku isimli attı. Uhud Savaşına bu at üzerinde gelmiştir.

 

3 tane katırı vardır. Bunların en meşhuru Düldül’dür. Bir diğeri Ebu Bekir’e hediye ettiği Fadda isimli katırdır. 2 de eşeği olmuştu.

 

Yaklaşık 20 civarında süt devesi ile sayısının 100’ü geçmemesine dikkat ettiği keçileri vardır. Bunlardan biri yavrulasa bir diğerinin kurbanlık olarak kesilmesini ve etinin dağıtılmasını emretmişti. Bunların ganimet malı olduğu anlaşılmaktadır.

 

7 tane binek devesi olmuştur. Bunların en meşhuru da Kasva isimli devedir. Bunu 400 dirheme Ebu Bekir’den satın almıştır. Peygamberimiz bunun üzerinde hicret etmiştir. Yine Hudeybiye’ye de bununla gelmişti. Bir diğer Bedir’de ganimet malları içinde yer alan ve önceden Ebu Cehil’e ait olan bir devedir. Bunun burnunda gümüş bir işaret vardı.

 

Hayatı boyunca şahsına ait 7 kılıç kullanmıştır. Bunlardan biri El-Mensur adlı babasından kalan kılıçtı. Hicrette onu Medine’ye getirmiştir. Bir başkası Ali’ye hediye ettiği Zülfikar adlı kılıçtır. Bunlardan Mekke’nin fethinde yanında olan kılıcın kabzasında altın ve gümüş kaplama vardı.

 

2 miğfer, 3 veya 5 yay ile mızrakları bulunmaktaydı. Üzerinde koç başı resmi olan bir kalkanı da vardı ki bundan hiç hoşlanmamış ve bundaki resim silinmişti.

 

Yazışmalarında mühür olarak kullandığı gümüş bir yüzüğü vardı. Bu daha sonra Ebu Bekir tarafından sonra da Ömer tarafından kullanıldı. Osman zamanında ise bir kuyuya düşerek kayboldu.

 

Peygamberimizin hayatı boyunca pek çok köle ve cariyeleri (bunların sayısının toplamda 80 civarında olduğu rivayet edilmiştir) olmuştu ki bunların çoğu savaş esirlerinden kendisine kalan ganimet hissesi ve hediye edilen köle ve cariyelerdi. Bunlar içerisinde kendisine miras olarak kalanlarla köleliği ondan talep etmiş olanlar da vardı. Peygamberimizin hayatı boyunca para vererek satın aldığı bir köle veya cariye olmamıştır. Bunların tamamını hayatta iken azat ettiği anlaşılmaktadır.

 

Hayber’de bulunan Fedek hurmalığı da vardı ki bu bir ganimet malıydı. Bundan başka bir arazisinin olmadığını Fatıma’nın sadece burayı talep etmiş olmasından çıkarabiliriz.

 

 

 

 

omer ileomer

Aslında ne oldu -1-

Hz. İsa Nasıra’da babasız olarak dünyaya geldi. Evlenmedi. Yahudilere peygamber olduğunu açıkladığında az bir topluluk hariç sözlerine inanan olmadı. Dönemin Roma valisine şikayet edildi, mahkeme edilerek yargılandı ve çarmıh cezasına çarptırıldı. Gece Yahudiler onu teslim almak üzere geldiler. Havarilerden biri İsa zannedilerek yakalandı ve gece çarmıha gerildi. Yapılan yanlış gündüz fark edildi. İsa ve bazı havarileri gece çoktan kaçmıştı. Havariler İsa’yı ve annesini Kudüs dışında dağlık yüksek bir yere çıkardılar. Daha sonra bunlar Kudüs’e geri döndüler. İsa bir süre burada saklandıktan sonra Kumran’a gitti. Havariler onu burada da gizlice ziyaret etmeye devam ettiler. Genelde dış dünyaya ile pek irtibatı olmayan Kumran halkı içinde İsa bir süre yaşadı ve burada vefat etti. Ölen her insanın ruhu imanının derecesine göre yükselir. Bazısı Rahman’ın rahmetinden uzak kalarak azaba uğrar, bazısı ona kavuşup sonsuz mutluluğa ulaşır. Peygamber olması hasebiyle Hz. İsa’nın ruhu da muhakkak ki yükselerek ilahi kata ulaştı.

Gündüz çarmıhta ölen kişinin İsa olmadığı anlaşılınca, Yahudiler tarafından olayın üstü örtüldü ve bu durumun sonradan mevcut ceza hukukunun işleyişinde (Hz. İsa dönemin ceza hukukunu sürekli eleştirmiştir) bir zaaf olarak telakki edilmesinin önüne geçmek için mahkeme kayıtlarından adı silindi.

omer ileomer

Hz. Muhammed’in yakalandığı hastalıklar ve geçirdiği sakatlıklar

 

 

Bu başlığı açmamızın en önemli sebebi Hz. Peygambere vahyin geldiği bazı durumlarda ashabının Peygamberimizde gördüğü sıkıntılı haller üzerine özellikle bazı müsteşriklerin yaptığı yorumlardır. Ashabından ona bazen vahyin geldiği esnada onun üzerine bir örtü örtmek zorunda kaldıkları yönünde rivayetler vardır. Buradan hareketle Cenab-ı Nebi’de sara ya da benzeri bir hastalık olabileceği şeklinde yorumlar yapılmıştır. Bunlar Hz. Peygamberdeki vahiy halini bir sara nöbeti gibi düşünmek istemişlerdir. Durum şudur ki: Sara nöbeti bilincin tamamen kaybolduğu ve hastanın o esnada ne kendinde, ne etrafında olup biten hiçbir şeyi anımsamadığı bir durumdur. Bu bir bilinç yitimidir. Oysa vahyin nazil olduğu durumda Hz. Nebi’nin bilinci açıktır. Zira o, melek yanından gittikten sonra ezberlediği ayetleri yanında bulunan ashabına okuyor ve yazdırıyordu.

 

Gerek hadis kitaplarının gerekse siyer kaynaklarının nakillerine bakılırsa Hz. Peygamber son hastalığına kadar hayati tehlikede denebilecek bir hastalık atlatmamakla beraber zaman zaman ateşli hastalıklar geçirmiştir. Bu durumlarda kendisi, ev halkına da uyguladığı şekilde üzerine imkan buldukça döktüğü suyla ateşi önlemeye çalışmış ve hacamat[1] yatırmıştır. Medine döneminde zaman zaman muzdarip olduğu baş ağrıları kanaatimizce Medine’ye has bir sıtma hastalığından kaynaklanmaktaydı. Zira ilk muhacirlerden içlerinde Ebu Bekir, Amir b. Füheyre ve Bilal’in de bulunduğu bazıları bu hastalığa yakalanmışlardı. Öyle ki Bilal bir aralık öleceğini zannetmiş ve Mekke’deki işkence günlerine dayanmanın daha kolay olduğunu söyleyen bir şiir söylemişti. Bunları birleştiren belirtilerin başında ise şiddetli baş ağrısı ve ateş gelmektedir. Yine hastalığın ilerleyen evrelerinde unutkanlık ve baygınlık halleri görülüyordu ki Hz. Nebi’de de son hastalığında böyle durumların olduğu rivayet edilmiştir.

 

Hz. Peygambere Medine döneminde büyü yapılmış ve bunun etkisiyle Peygamberimiz bir hafta hasta olarak yatmıştı. Hz. Ali’nin bir kuyuda bulunan ve büyü için kullanılan ipi bulup düğümlerini çözmesiyle Peygamberimiz sağlığına kavuşmuştu.

 

Peygamberimiz hayatı boyunca ciddi ve kalıcı bir sakatlık geçirmemiştir. Uhud savaşı onun hayatının en çetin günleri olmuştur. O bu savaşta ciddi bir şekilde yaralanmıştı. Yüzündeki yaraya, ashabı savaş meydanında bir hasır parçasını yakarak külünü basmışlardı. Başka bir olayda ise atından inerken bir hurma dalı üzerine düşmüş ve ayağı çıkmıştı. Ashabından nakledilen rivayetlere göre o, bu durum için de ayağından hacamat yaptırmıştır. Bir başka olay ise Taif’te yaşadıklarıdır. Her şeye rağmen onun beddua etmediği Taifliler –ki o, daha sonraki Taif kuşatmasında da ashabının ısrarına rağmen Taiflilere beddua etmeyi reddetmişti- onu ayakları kanlar içinde kalacak duruma gelene kadar taşlamışlardı. O, burada da izi uzun süre kalan bir yara almamıştır.

 

Birkaç defa zehirlenmeye çalışılan Peygamberimiz bu teşebbüslerden kurtulmuştur. Mamafih vefat ettiği hastalığında Hz. Aişe’ye bunun Hayber’de yediği zehirli bir etten kaynaklandığını söylediği bir rivayet bulunsa da aradan geçen zamanda zehrin etkisinin devam ediyor olmasına şüpheyle bakmak gerekir. Bazıları bundan dolayı Peygamberimizin şehit sayılacağını ileri sürerler.

[1] Hacamat kan aldırmak demektir. Hz. Nebi genelde bunu boynundan kan aldırarak ve düzenli olarak yapardı. Ashabından da baş ağrısı çekenlere de hacamatı tavsiye etmiştir.

omer ileomer

ahlak

Ahlak

 

Arapça ‘hulk’ kökünden gelen ahlak kelimesi sözlük anlamı olarak yaratılışı ve yaratılış özelliklerini ifade eder. Ahlak bir insanın davranışlarının ondan herhangi bir zorlama olmadan kendiliğinden ortaya çıkmasını sağlayan seciyesidir. Nitekim kendisine zorla kötü bir fiil yaptırılmış kişi için ‘bu kişi kötü biridir’ diye bir değerlendirme yapılamaz.

 

Vicdanın kişisel olmasına mukabil ahlak, toplum olmadan içi dolmayan bir kavramdır. Şöyle ki insanlardan uzakta, yalnız yaşayan bir insan için ahlaki bir değerlendirme yapılamaz. Mesela ‘bu çok iyi bir insan’ denilemez. Böyle bir değerlendirme için toplum gerekir. Ahlak insanların bakış açısından doğan bir kavramdır. Ahlak iyinin ve kötünün bilimidir. En basit ahlaki değerler olan bu ifadeler için ölçü toplumdur. Toplum nazarında bunların şekillenmesinde dinle beraber örfün de etkisi vardır.

 

İyi ve kötü toplumdan topluma değişebileceği gibi zamandan zamana da değişebilir. Bunun yanında bir takım evrensel ahlak ilkeleri vardır. Bunları akıl takdir eder. Hiçbir insan içinde yaşadığı toplumun değerlerini dikkate almadan o toplumun içinde mutlu bir şekilde yaşayamaz. Diğer insanların bakış açıları önemlidir. Ancak akılda ve ahlakta evrensel döneme geçmiş olan kişi için kendi doğrularıyla hareket edebileceği bir alan vardır. Bu, toplum nazarında bir karşılık da bulabilir.

 

Hz. Peygamber ve Tutucu Arap Toplumu

 

Hz. Muhammet Arap toplumu içinde doğup büyümüş bir insan olarak o toplumun kültürüne sadık ve saygılı bir şekilde yaşamıştır. Bu kültür onun giyim kuşamından, hal ve hareketlerine kadar etkili olmuştur. Bir örnek olarak o, yaşadığı dönemde herkesin yaptığı gibi başına sarık sarmış, sakalını tamamen kazımamıştır.

 

Allah Kur’an’da Hz. Peygamber için “Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin” (Kalem, 4) buyurur. Bu, mutlak aklın desteklediği bir ahlaktır. “Andolsun Allah’ın Elçisi’nde sizin için, Allah’ı ve ahireti arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için, uyulacak en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21) ayeti ile “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” hadisi nübüvvetin önemli bir görevini tayin etmektedir. Buna rağmen bazı hususlarda uzun ve köklü bir geleneği değiştirmek kısa sürede mümkün olmamıştır. Bunda o dönemin Arap toplumunun tutucu ve yeniliklere kapalı yapısı da önemli bir etkendir. Bunun en bariz örneği kölelik müessesesidir. Bu asırlardır süregelen bir gelenek olup Hz. Nebi’nin de bu geleneğin bir insanı olarak köleleri olmuştur. Bu durum günümüzde ona yapılan eleştirilerin odak noktalarından birini teşkil eder. Şu var ki Hz. Peygamber vefat etmeden önce bütün kölelerini azat etmişti. O miras olarak köle ya da cariye bırakmamıştı. Ashabını ve civardaki valileri de köle azat etmeye teşvik etmişti. Bazı hususların değişmesi için daha uzun zaman gerekir. Zira önce toplumun düşünce yapısının değişmesi ve değişime hazır hale gelmesi gerekir.

 

Arap toplumunda kölenin herhangi bir sosyal sorumluluğu yoktu. Yiyeceği, içeceği, kıyafeti, kalacak yeri efendisine aitti. Efendi kölesini bunlardan birinden mahrum bırakırsa kınanırdı. Binaenaleyh Hz. Peygambere gelip kendisinin artık ona ait olduğunu ifade ederek onun kölesi ve cariyesi olmayı istemiş kimseler vardı. O dönemde bu şeklide de köle ve cariye olunurdu. Yine Peygamberin cariyeleri arasında azat edilmeyi reddedenler de vardı. Reyhane bunlardandı. Hz. Nebi ona azat edip kendisiyle evlenmeyi teklif etmiş fakat o cariye olarak kalmayı tercih etmişti.

 

Biz kaynaklarda Hz. Peygamberin parasıyla bir köle ya da cariye satın aldığı bir rivayete rastlamadık. Bunların çoğu ona hediye edilmişti. Bir kısmı da kendi payına düşen esirlerdi. Esirler konusu da ancak o dönemin toplum yapısı dikkate alınarak anlaşılabilir. Esasında bu durum Allah’ın Peygamberini ikaz ettiği bir iki meseleden biridir.[1] Hz. Peygamber bir devlet yönetiyordu. Toplumun geleneklerini değiştirmeyi zorlayarak onları idare ve sevk edemezdi. Onunla beraber savaşmak için sefere çıkanlardan bir kısmının amacının esir ve ganimetler olduğunu yine Kur’an ifade ediyor.

 

Hz. Peygamber azat ettiği kölesi Zeyd’i ordu komutanı yaparak ve Halid gibi bir askeri de onun emrine vererek toplumda bazı anlayışları değiştirmeye çalışmıştı. Zeyd Mute savaşında bu göreve atandığında Medine’de bazı kimseler bundan rahatsız olmuşlardı. O, kararında ısrar etmenin yanında kısa bir süre sonra da onun oğlu Üsame’yi de başka bir orduya komutan tayin etmişti. Yaşı oldukça genç olan Üsame’nin komutanlığı da bazılarının söylenmesine sebep oldu. Bu ordu sefere çıkmadan Hz. Peygamber vefat etti. Sahabenin ileri gelenleri Ebu Bekir’e gelerek Üsame’yi değiştirmesini teklif ettiler fakat o bunu “onu Peygamber tayin etti” diyerek reddetti.

 

Kabe Hz. Nebi’ye vahyin gelmeye başlamasından önce etraflı bir tamir gördü. Hz. Peygamber bu tamirde Hacerü-l Esved’in yerine konulması konusunda hakem olmuştu. Yıllar sonra Medine’de Peygamberimiz ashabına Kabe’nin bu tamirde temelinin kaydırıldığını ve eğer toplum kendisine tepki göstermeyecek olsaydı bu durumu düzelteceğini (Hatim denilen yeri de Kabe’ye dahil edeceğini) söylemişti. Bu olay gösteriyor ki bazı konularda topluma rağmen bir şeyler yapmayı Peygamber de göze alamamıştı.

[1]O yerde gerekli temizliği yapıp hâkimiyetini kuruncaya kadar bir peygambe­rin esirlerinin olması uygun değildir. Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz…” (Enfal, 67)

omer ileomer

biyoetik

Canlı etiği anlamına gelen biyoetik terimi gelişen tıbbi ve teknolojik gelişmeler karşısında ahlaki bir tavır geliştirme çabasının sonucu olarak ortaya çıkmış bir alandır. Özellikle son dönemde genetik alanındaki gelişmelerle geniş bir konu yelpazesinde ahlaki ve dini olarak bu iki kaygıyla hareket edenler insanlar için zihinlerin netleştirilmesi söz konusu olmuştur.

Biz burada bu konulardan en çok tartışılanlarla ilgili kendi bakış açımızı ve düşüncelerimizi aktarmaya çalışacağız.

 

Eşcinsellik

 

Kur’an’ın bütün mücadelesi zulmün ortadan kaldırılması ve adaletin sağlanması üzerinde yoğunlaşır. Bu zulüm diğer insanlara karşı olabileceği gibi insanın kendisine karşı da olabilir. Hz. Adem’e “Eğer şu ağaçtan yerseniz kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz.” denildi.[1] O tövbe ederken de bunu dile getirmiştir:

Rabbimiz biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve rahmetinle muamele etmezsen ziyana uğrayanlardan oluruz.”[2]

Kur’an’da helak oldukları anlatılan kavimlerin yok olmalarının sebebi zulmetmiş olmalarıdır:

Bunun üzerine biz zalimlerin üzerine acı bir azap indirdik.[3]

Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı.”[4]

Allah Hz. Nuh’a şöyle vahyetmiştir:

Zulmetmiş olanlar hakkında bana yalvarma. Onlar kesinlikle boğulacaklar.”[5]

Kur’an’da helak olduğu bildirilen kavimlerden biri de Hz. Lut’un kavmidir. Bunların yaptığı kötü işlerden biri olarak eşcinsellik sayılır. Erkeğin hemcinsiyle ilişkisi kadına zulümdür. İnsan doğasına aykırı olan bu durumun, bütün mücadelesi zulümle olan İslam açısından yanlış ve yasaklanmış olduğu açıktır. Salt din açısından bakılırsa Hz. Adem’e eş olarak bir kadının yaratılmış olması bu bakımdan da değerlendirilebilir.

Bazı hayvanların eşcinsel olduğu iddiasını bu durumun doğal olması şeklinde yorumlamak yanlıştır. Öncelikle bazı hayvanların eşcinsel olduğu iddiası yanlıştır. Bazı canlılarda çift cinsiyet özelliği ortaya çıkabiliyor. Nitekim bu insan için de geçerli olabilir. Canlının yaşamı boyunca baskın olan cinsiyet özellikleri değişebilir ve bu durum üreme de kendini gösterebilir. Bunun dışında hayvanların bir cinsel tercih olarak hemcinsine yönelmesi durumu yoktur.

Meselenin ikinci kısmı ise şudur. İnsanın ahlaki temayülleri hayvanların yaşamı ölçü alınarak tespit edilemez. Değerlerini sonraki nesillere aktarma kaygısı olan insanın öncelikle hayatta kalma güdüsüyle hareket eden ahlaki kaygıları olmayan bir hayvanı kendine bu konuda örnek alması her şeyden önce onunla iyiyi kötüden ayırdığı aklını inkar etmek olacaktır.

 

 

Ötenazi

 

Birkaç şekli olmakla beraber genel olarak hastanın doktor eliyle öldürülmeyi talep etmesi durumu olarak açıklanabilecek ötenazi dinen yasaktır.

“…kendinizi öldürmeyin…”[6]

Yaşamak ve yaşatmak esas olan bir dinde bu bir hasta hakkı olarak kabul edilemez. Biz doktorun da bir hastasına artık onun kurtulma ihtimali olmadığını söylemesini ahlaken doğru bulmuyoruz.

Biyoetiğin kapsamına bütün canlıların dahil olduğunu düşünerek bir hayvanın acı çekmemesi için öldürülmesiyle insanın öldürülmesi arasında ahlaken ayrım yapmak gerekiyor. Bu, ahlakın insan için olmasından kaynaklanıyor. Hayvan için bütün şartlar zorlandıktan sonra insan hayvana tercih edilir ve mevcut kaynaklar böyle bir seçimde insan için kullanılır.

 

 

İnsan Klonlamak

 

Kısaca bir canlının DNA’sının bir hücreye aktarılıp bir rahimde döllendirilerek yeni doğan canlıya DNA’sı alınan canlının özelliklerinin aktarılması olarak özetleyebileceğimiz klonlama özellikle insanlar üzerinde uygulamanın ahlaki boyutu düşünülerek insanın bu tür çalışmaya konu edilmesi devletler düzeyinde yasaklanmıştır.

Tıbbın gelişmesi için hayvanların denek olarak kullanılması meşrudur. Yakın geçmişte hayvanlar üzerinde başarıyla sonuçlanan klonlama deneyleri yapıldı. Şunun altını çizerek söylemek lazım ki her ne kadar bunun nasıl yapıldığı ile ilgili insanların kamuoyuna açıklanmadığını düşündükleri hususlar olsa da koyun Dolly önümüzde müşahhas bir örnek olarak durmaktadır.

Olayın tıbbi ve teknolojik boyutunu bir kenara bırakırsak salt etik açıdan bunun mahsurları neler olabilir?

Öncelikle klonlamayla doğan yeni canlıya belli bir süre yaşamış olan canlının yaşlı DNA’sı aktarıldığı için yeni doğacak canlı çok daha çabuk yaşlanacak. Nitekim Dolly akranlarından daha çabuk gelişip ölmüştür. Bunu insan açısından düşünürsek bizim başka bir insan için böyle bir duruma sebep olmamız da karar vermemiz de ahlaki değildir.

Bizim bir insanı bu durumun şu an tam olarak tespit edilememiş ileriye dönük yan etkilerine maruz bırakma hakkımız ve yetkimiz yoktur. Nitekim klonlanan hayvanlarda eklemlerinden ciğerlerine kadar kısa vadede birçok sorun çıktığı rapor edilmiştir.

 

Hipokrat’a İtimat

Her türlü tıbbı konuda kendisine itibar edilmesi gereken son sözü yetkin bir doktorun söyleyeceği muhakkaktır. Doktor “Beyin ölümü gerçekleşen insan kesin olarak ölmüştür.” diyorsa din adamı o insanın ölmüş olduğu hakikati üzerine varisçilerine dinin hükümlerini ya da ölen kişiyle ilgili hükümleri tespit eder. Din adamı bu konuda işin ehline itibar etmek zorundadır.

Ölüden yapılan organ naklinde doktor “Bu kişi tam olarak ölmüştür. Artık hayata dönme ihtimali kalmamıştır.” dedikten sonra din adamı bu naklin dinde caiz olduğunu söyleyebilir. Burada tıbben ölüm olayının gerçekleştiğine karar verecek kişi doktordur.

Doktorların beyanıyla söylemek gerekirse bitkisel hayat beyin ölümünün gerçekleşmesi değildir. Bitkisel hayatta kalbi bir cihazla çalıştırılan bir hasta için doktor öldü demeden cihazın durdurulmasını talep etmek ötenaziye girecektir. Dinde bunun için olur denilemez. Buna mukabil beyin ölümü durumunda kalbi çalıştıran cihazın durdurulmasında dinen bir sakınca olmadığı açıktır.

 

[1] Bakara Suresi 35.

[2] Araf Suresi 23.

[3] Bakara Suresi 59.

[4] Hud Suresi 67.

[5] Mü’minun Suresi 27.

[6] Nisa Suresi 29.

omer ileomer

iyi-kötü mücadelesi

Mitolojilerde evrenin başlangıcından beri süregelen iyi ile kötünün mücadelesinde Tanrı mutlak anlamda iyinin şeytan ise kötünün sembolüdür. Burada kötü, iyinin belirlediği kurallarla oyunu oynar.

İslam’da bu durumu Allah ile şeytanın mücadelesi şeklinde tasavvur etmek yanlıştır. Her şeyin yaratıcısı olan Allah yarattığı bir mahlukla mücadele içine girmez. Bu durum önce “hayr ve şerr ondandır” temel mantığına aykırıdır.

Allah her şeyin merkezindedir ve bu mücadele onun mahlukları arasında cereyan eder. Esasında yaratandan uzaklaştıkça kötülük ortaya çıkar. Ona yaklaştıkça da iyilik artar. Allah göklerin ve yerin nurudur.[1] Nurdan uzaklaştıkça zulmet/karanlık (kötülük) ortaya çıkar.

Kuran’da bu mücadele iki kavrama indirgenecekse bu adalet ve zulüm olabilir. Kuran’ın yegane gayesi zulmün ortadan kalkması ve adaletin tesis edilmesidir.

Şahıslar ve kavimler zulmettikleri için helak oldular. Peygamberler nefislerine zulmetmiş olmaktan Allah’a sığındılar. Allah’ı tanımayan, hakka engel olan zalim olarak nitelendi. Buna mukabil yaratanın bir sıfatı olarak adalet en büyük erdem ve toplumları yükselten yegane ilke olarak tespit edilmiştir

[1] Nur suresi 35.

omer ileomer

Son Kitabım

Demek ki onun yaşadığı hayatın Allah nezdinde ayrı bir ehemmiyeti vardır. Bu ayet onun yaratılanlar içindeki şerefinin bir delilidir.

Allah her neye yemin etmişse bu yemin, yemin edilen şeyin kendi türünden olan diğer şeylere üstünlüğünü gösterir. Bu vecihle Hz. Muhammet de insanların en faziletlisi olmaktadır.

Amacımız daha önce defalarca yazılmış olan Peygamberimizin hayatına dair bilgileri tekrarlamak değil özet olarak aktardığımız olaylar içerisinde önemli gördüğümüz hususları kendi bakış açımızla değerlendirmektir.
(Tanıtım Bülteninden)